Kur'an'ın gölgesi altında yaşamak bir nimettir. Sadece onu tadanın alabileceği, insan ömrünü yücelten, onurlu kılan ve arındıran bir nimettir.
Allah'a hamdolsun ki, bana ömrümün bir bölümünü Kur'an'ın gölgesi altında yaşama imkânını bağışladı. Bu dönemde hayatımın bugüne kadar ki bölümünde hiç tatmamış olduğum bir nimetin hazzını duydum. İnsan ömrünü yücelten, onurlu kılan ve arındıran nimetin hazzını...
Bu dönemi, şu Kur'an'ın cümleleri aracılığıyla bana seslenen yüce Allah'ın sözlerini, kulaklarımda işiterek yaşadım. Ben ki, basit ve küçük bir kulum. İnsan için bundan daha yüce bir onurlandırma, insan ömrüne şu Kur'an'ın kazandırdığı yücelikten daha üstün bir yücelik, kerem sahibi yaratıcının insana sunacağı bundan daha yüksek bir derece düşünülebilir mi?
Hayatımın Kur'an'ın gölgesi altında geçen dönemindeki düşüncelerime göre; yeryüzünde son çırpınışlarını yaşayan cahiliye uygarlığı, bu uygarlığın tutkunlarının basit ve komik amaçları, üstelik gerçekte sınırlı ve cüz'i olan bilgileri ve düşünceleriyle, övünüp böbürlenmeleri acınacak ve aynı zamanda da bulunduğum yüksek seviye gereği tepeden bakılacak bir durumdu. Tıpkı yetişkin yaşta bir insanın çocukların oyunlarına, çocukça hareketlerine ve kırık-dökük konuşma girişimlerine baktığı gibi. Onları seyrederken hayret ediyorum. Ne oluyor şu insanlara?
Ne oluyor da mikrop yuvası bir bataklığın derinliklerine gömülüp giderken şu yüce çağrıya; insan hayatını yücelten, onurlandıran ve arındıran çağrıya kulak vermiyorlar?
Hayatımın Kur'an gölgesi altında geçen bu dönemini, varlık âlemine ilişkin şu kapsamlı, yetkin, yüksek düzeyli, saf düşünceyi; tüm evrenin ve insan var oluşunun amacına ilişkin şu düşünce sistemini doya doya özümleyerek yaşadım. Bu düşünce sistemini, insanlığın doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde etkisi altında yaşadığı cahiliye düşünceleriyle karşılaştırdım ve içimden şu soruyu sordum:
Nasıl oluyor da insanlık, önünde temiz bir yeşil ova, yüksek seviyeli bir alan ve parlak ışık dururken bu kokuşmuş bataklıkta, bu çamur dehlizlerinde ve bu koyu karanlıkta yaşayabiliyor?
Hayatımın Kur'an gölgesinde geçen bu dönemini, insanın, yüce Allah'ın isteğine uygun hareketiyle yine O'nun tarafından yaratılan şu evrenin hareketi arasındaki çarpıcı ahengini hissederek yaşadım. Bunun yanı sıra evrenin kanunlarına ters düşen insanlığın sıkıntı dolu bocalayışını, dışardan empoze edilen bozuk ve zararlı öğretiler ile yaratılış mayasını oluşturan fıtrî yapısı arasındaki çatışmayı gözledim ve arkasından kendi kendime şöyle dedim;
"Hangi alçak şeytandır ki, insanı kendi adımları ile bu cehenneme doğru güdüyor?"
Yazık şu Allah'ın kullarına...!
Hayatımın Kur'an'ın gölgesi altında geçen bu dönemini, varlık bütününün, dış görüntüsünden daha çok daha büyük olduğunu, hem gerçek mahiyeti ve hem de boyutlarının sayısı bakımından göründüğünden daha büyük olduğunu gördüm. Varlık bütünü, gayb âlemi ile görüntüler âleminin birleşmesinden oluşur, sadece görünen âlemden ibaret değildir. Varlık bütünü dünya ile âhiretin birleşmesinden oluşur, sırf şu dünyadan ibaret değildir. İnsanlığın gelişimi, bu kesintisiz nehir yatağının kıvrımlarında sürekli akıp giden bir nehir gibidir. Ölüm, bu yolculuğun sonu değildir, sadece yolun belirli bir konaklama noktasıdır. İnsanın bu dünyada elde ettiği sonuçlar, asıl payın tümü değil, bu payın sadece bir bölümüdür. Payının burada elde edemediği bölümünü orada kesinlikle elde edecektir. Buna göre, herhangi bir haksızlık, aldatılma, kayba uğrama söz konusu değildir. Üstelik insan yolculuğunun bu gezegenin yüzeyinde geçen bölümü, canlı ve aşina bir evrende, dost ve müşfik bir âlemde gerçekleşen bir yolculuktur. Dışardan etki alan ve bu etkilere karşılık veren diri, mümin ruhun saygıyla yöneldiği tek Yaradan'a yönelen bir evrendir bu:
"Göklerde ve yeryüzündeki tüm varlıklar ile bunların gölgeleri, sabah akşam, ister istemez Allah'a secde ederler." (Rad Sûresi: 13/15)
"Yedi gök ile yer ve bunların içerdiği tüm varlıklar Allah'ı tesbih ederler. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur."(İsra Sûresi: 17/44)
Bu ne huzur, bu ne geniş çaplılık, bu ne aşinalıktır; bu kapsamlı, yetkin, engin ve doğru düşüncenin kalbe aşıladığı güven ne kadar sağlamdır!
Hayatımın Kur'an'ın gölgesi altında geçen bu döneminde insanın gerek İslam'dan önce ve gerekse ondan sonra ki, beşerî değerlendirmelerden çok daha yüceltici bir yaklaşımla onurlandırıldığını gördüm. İslâm'ın değerlendirmesine göre, insanın mayasına, yüce Allah'ın ruhundan üflenmiş, bir soluk katılmıştır:
"Hani Rabbin meleklere; 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Ona biçim verip ruhumdan bir soluk üflediğimde önünde secdeye kapanın' dedi." (Sad Sûresi 38/71-72)
İnsan bu ilâhi soluk sayesinde yeryüzünde Allah'ın halifesi olmakla görevlendirildi:
Yeryüzünün tüm varlıkları insanın hizmetine, onun yararına sunuldu:
"Göklerde ve yeryüzünde bulunan bütün varlıkları buyruğunuz altına verdi." (Casiye Sûresi, 45/13)
Böylesine onurlu ve yüce bir varlık olan insanı, öbür hemcinsleri ile bir araya getiren ortak bağın bu şeref bağışlayıcı ilâhî soluktan kaynaklanan bir bağ olması, başka bir deyimle insanlar arası birliğin, Allah'a inanma bağına dayanması yasaya bağlandı.
Buna göre mü'minin vatanı da, milleti de ailesi de, inancına bağlıdır. Böyle olduğu içindir ki, bütün insanlık bu bağ etrafında bir araya gelmelidir. Yoksa hayvanların bir araya gelmelerini sağlayan otlak, mera, sürü ve ağıl gibi faktörlerin etrafında bir araya gelmeye kalkışmamalıdır.
Bunun yanı sıra mümin, tarihin derinliklerinden gelen köklü bir nesep ortaklığına, akrabalık bağına sahiptir. O, Hz. Nuh'tan, Hz. İbrahim'den, Hz. İsmail'den, Hz. İshak'tan, Hz. Yakub'dan, Hz. Yusuf'dan, Hz. Musa'dan, Hz. İsa'dan ve Hz. Muhammed'den (salat ve selam üzerlerine olsun) oluşan seçkin öncülerin önderlik ettikleri onurlu kafilenin bir parçası, bir üyesidir:
"Sizin bir parçasını oluşturduğunuz şu ümmet, tek bir ümmettir, ben de sizin Rabbinizim. O halde benden çekinin." (Mü'minim Sûresi, 23/52)
Tarihin derinliklerinden gelen bu onurlu kafile -Kur'an'ın ışığı altında belirgin bir şekilde açığa çıktığı gibi- yüzyıllar boyunca zamanın ilerlemesine, coğrafi yerlerin değişmesine ve insanların farklılaşmasına rağmen değişmeyen tutumlarla, benzer bunalımlar ve deneyimlerle karşılaştı. Bu kafile sapıklıkla, körlükle, azgınlıkla, ihtirasla, baskıyla, gönül huzuru içinde, Allah'ın zafere erdireceğinden emin olarak, umudunu o günün geleceğine bağlayarak, her an Allah'ın şu kesin ve sağlam vaadinin gerçekleşeceğini bekleyerek yoluna devam ediyor:
"Kâfirler, peygamberlerine; 'Ya bizim dinimize dönersiniz ya da sizi ülkemizden süreriz' dediler. Bunun üzerine Rabbleri, peygamberlere; 'Biz zalimleri ortadan kaldıracak ve onların arkasından yeryüzüne sizi yerleştireceğiz. Bu, benim huzuruma dikileceği andan ve benim tehdidimden korkanlara yönelik bir uyarıdır.' " (İbrahim Sûresi, 14/12-13)
Aynı güveni paylaşan bu onurlu kafile, her zaman ve her yerde aynı tutumla, aynı tecrübeyle, aynı tehditle ve aynı vaatle karşı karşıyadır. Çeşitli baskılar, tehditler ve yıldırmalar altında yollarına devam eden mü'minleri en sonunda aynı akıbet bekliyor.
Hayatımın Kur'an'ın gölgesi altında yaşadığım döneminde şu evrende kör tesadüfe ya da başıboş rast geleliğe yer olmadığını öğrendim.
Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Biz her şeyi bir plana göre yarattık." (Kamer Sûresi, 54/49)
"Allah her şeyi yarattı ve bir takdire göre düzenledi." (Furkan Sûresi, 25/2)
Şu evrende her şey bir hikmete bağlıdır. Fakat insanın kısa görüşlü bakışı, gayb âleminin derin hikmetini fark etmeyebilir. İşte:
"Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız sabredin. Çünkü Allah, hoşlanmadığınız bir şeyde sizin için büyük bir yarar takdir etmiş olabilir." (Nisa Sûresi, 4/19)
"Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir, buna karşılık hoşunuza giden bir şeyde hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilemezsiniz." (Bakara Sûresi, 2/216)
İnsanlar tarafından kabul görmüş sebepler kimi zaman beklenen sonuçları verirken, kimi zaman da istenen sonucu vermeyebilir, insanlar tarafından kesin sayılan öncüller, (mantığa uygun mukaddimeler) sonuçları tarafından izlenebilir de izlenmeyebilir de. Çünkü sonuçları meydana getiren asıl etken, sebepler ve öncüller değildir. Bunun yerine sonuçları, sebepler ve öncüllerin de payı olmasına rağmen asıl Allah'ın hür iradesi meydana getirir.
"Bilemezsin, belki de bunun arkasından yeni bir durum meydana getirir." (Talak Sûresi, 65/1)
"Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz." (İnsan Sûresi, 76/30)
Mü'min, sebeplere yapışır. Çünkü ona böyle davranması emredilmiştir. Sebeplerin sonuçlarını, ürünlerini yalnız Allah takdir eder. Allah'ın rahmetine, adaletine, hikmetine ve bilgisine güvenmek, tek emin sığınak, insanı vesvese saplantılarından kurtaran tek çıkar yoldur:
"Şeytan sizi fakirlikle korkutup cimriliği ve kötü işler yapmayı emreder. Oysa Allah size kendi tarafından bağışlama ve bol nimet vaat eder. Allah'ın bağışlayıcılığı engindir ve O, her şeyi bilendir." (Bakara Sûresi, 2/268)
İşte bu sebeplerden dolayı, hayatımın Kur'an'ın gölgesi altında geçen dönemini huzur, güven ve gönül rahatlığı içinde yaşadım. Her olayda, her gelişmede Allah'ın rolünü ve gücünü görerek, O'nun himayesini ve gözetmesini ve gözetimini üzerimde duyarak yaşadım. Bu dönemdeki yaşantımda O'nun sıfatlarının etkinliği ve yapıcı rolünü sürekli olarak hissettim. Okuyalım:
"Ya da darda kalmışsa, dua ettiği zaman karşılık vererek onun sıkıntısını gideren kimdir?" (Neml Sûresi, 27/62)
"Allah, kulları üzerinde kesin bir egemenlik yetkisine sahiptir. O her şeyi yerinde yapar, her şeyden haberdardır." (Enam Sûresi, 6/18)
"Allah istediğini mutlaka gerçekleştirir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Yusuf Sûresi, 12/21)
"Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer." (Enfal Sûresi, 8/24)
"Kim Allah'ın emrini çiğnemekten sakınırsa, Allah ona mutlaka bir çıkış yolu gösterir. Ona beklemediği yerden rızık gönderir. Kim Allah'a dayanır, güvenirse Allah ona yeter. O istediğini kesinlikle gerçekleştirir." (Talak Sûresi, 65/2-3)
"Hiçbir canlı yoktur ki, alnı (perçemi) Allah'ın elinde olmasın, onu dilediği gibi yönetmesin." (Hud Sûresi, 11/56)
"Allah kuluna yetmez mi? Oysa seni O'ndan başkası ile korkutuyorlar." (Zümer Sûresi, 39/36)
"Allah'ın alçalttığı kimseye hiç kimse onur kazandıramaz." (Hacc Sûresi, 22/18)
"Allah'ın saptırdığını kimse doğru yola iletemez." (Rad Sûresi, 13/33)
Şu evren, kör ve sağır mekanik kanunların eline bırakılmış değildir. Doğal kanunların arkasında her zaman tasarlayıcı bir irade, mutlak bir dilek vardır. Allah dilediğini yaratır ve dilediğini tercih eder.
Yine hayatımın bu döneminde öğrendim ki, Allah'ın gücü sürekli ve sınırsız etkinliğe sahiptir. Fakat O, bu etkinliği kendine özgü bir tarzda gösterir. Biz bu etkinliği acele edip öne alamayız. Allah'a herhangi bir şeyi de öneremeyiz.
Kur'an'ın ışığı altında açıkça ortaya çıktığı gibi ilâhî sistem her çeşit sosyal ortamda, insan gelişiminin her evresinde, insan psikolojisinin her durumunda uygulanmak üzere ortaya konmuştur. Başka bir deyimle bu sistem, şu yeryüzünde yaşayan insan için düzenlenmiştir. Bu sistem, bu insanın fıtrî yapısını, enerji kapasitesini, yeteneklerini, gücünü, yetersizliklerini ve zaman içinde değişikliğe uğrayan durumlarını göz önünde bulundurur. Bu sistem, insan hakkında kötümser düşünüp onun yeryüzündeki fonksiyonunu küçümsemez; yine o, gerek bağımsız bir fert ve gerekse bir toplumun üyesi olarak, yaşantısının hiçbir anında onun değerini heder etmez, küçümsemez. Bunun yanı sıra bu sistem, gerçekleri göz ardı ederek insana gerçek değerini ve kapasitesinin yüce Allah'ın onu yarattığı gün görevlendirdiği yeryüzüne halifelik görevinin üstünde bir görev ve fonksiyon da yüklemez. Her iki durumda da onun fıtrî yapısının dayanaklarının, kanunla oluşturulacak ve çalakalem ortadan kaldırılabilecek kadar yüzeysel olmadığını kabul eder.
İnsan, şu bilinen varlığın adıdır. O fıtrî yapısı ile içgüdüleri ve yetenekleri ile tanınan insandır. İlâhi sistem, onun elinden tutarak yapısı ve fonksiyonu gereği kendisi için tasarlanan en üst kemal düzeyine çıkarmaya çalışır, onu Allah'a doğru yükselen kemal yoluna iletirken kişiliğine, fıtrî yapısına ve bu yapının temel dayanaklarına saygı gösterir.
Bütün bu özellikleri içerisinde barındıran bu ilâhî sistem insanlığın uzun çağlar sürecek uzun ömrü dikkate alınarak ortaya konulmuştur. Bu sürenin ne kadar olduğunu sadece şu insanın yaratıcısı ve şu Kur'an'ı indiren Allah bilir. Bundan dolayı bu sistem yüce amaçlarını gerçekleştirme konusunda zorlamacı, baskıcı ve aceleci değildir. Önündeki ufuk sürekli ve sonsuzdur. Onu ne bir ferdin ömrü sınırlar ve ne de ölüme yakalanıp da uzun vadeli amacını gerçekleştiremeyeceğinden korkan fani bir insanın arzusu kışkırtabilir.
Oysa yapmak istedikleri her şeyi bir kuşağın ömrü içine sığdırmaya çalışan yeryüzü kaynaklı, baskıcı doktrinlerin taraftarları, bunun tam tersi olan bir tutum benimserler. Onlar, adımlarını dengeli olarak atan insan fıtratının önüne geçmeye kalkışırlar. Çünkü bu dengeli adımların temposuna sabredemezler! Ama izledikleri yolun üzerinde katliam kurbanlarının ceset kümeleri yükselir, seller gibi insan kanı akar, değerler paramparça ve işler karmakarışık olur, sonunda kendileri de, yapmacık doktrinleri de, zorba doktrinler tarafından alt edilmesi mümkün olmayan insan fıtratının darbeleri altında parçalanıp yok olur.
Oysa İslâm, fıtrata ayak uydurarak sakin ve ağır adımlarla ilerler. An gelir, geri kalan fıtratı ileriye iter, gün gelir adımlarının temposunu yavaşlatır, eğrildiği zaman onu doğrultur, fakat onu kırıp parçalamaz. O, fıtrata karşı bilgili, ileri görüşlü ve belirlenmiş amacından emin bir kişiden beklenebilecek olan sabırlılığı gösterir. Bu aşamada gerçekleşmeyen işler ikinci, üçüncü... Onuncu, hatta yüzüncü... Bininci aşamada gerçekleşir. Nasıl olsa zaman sürekli, amaç belirgin ve büyük hedefe ulaştıran yol uzundur.
Ulu bir ağaç nasıl toprağın deriliklerine kök salarak, uzun ve sık dallar vererek büyürse işte İslâm da aynı şekilde ağır ağır, fark edilmez bir tempo ile ve güven içinde büyüyüp boy atar. Sonunda ise her zaman yüce Allah'ın olmasını dilediği şeyler olur.
Tohum bazen kum yığınları altında kalır, kimi zaman kurtlar tarafından kemirilir, bazen susuzluktan yanar, bazen de su baskınına uğrar. Fakat ileri görüşlü İslâmi düşüncenin bütün afetlere baskın çıkacağını bilir. Bu yüzden sabırsızlanıp kuşkuya kapılmaz, bu tohumu tabiatın soğukkanlı, dengeli, hoşgörülü ve müşfik etkenleri dışında bir yola başvurarak belirtmeye, olgunlaştırmaya kalkışmaz.
İşte Yüce Allah'ın bütün evrene yönelik metodu, tutumu budur:
"Allah'ın kanunlarında asla bir değişme, bir başkalaşma bulamazsın." (Fatır Sûresi, 35/42)
"Hakk" kavramı, şu varlık bütününün yapısında köklü yeri olan bir kavramdır. Geçici bir istisna, amaç dışı bir rastlantı değildir. Çünkü her şeyden önce yüce Allah "Hakk" tır ve varlık var oluşunu O'ndan, varlığından alır:
"Çünkü Allah, hakktır ve O'nun dışında taptıkları her şey batıldır. Gerçekten ulu ve büyük olan, Allah'tır." ( Lokman Sûresi, 31/30)
Öte yandan yüce Allah şu evreni hakka dayalı olarak yarattı; bu yaratma sürecine asla batıl karışmamıştır:
"Allah, bunları hakk uyarınca yarattı." (Yunus Sûresi, 10/5)
"Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna, batıl olarak yaratmadın. Seni böyle bir şeyden tenzih ederiz." (Âli İmran Sûresi, 3/191)
Bunun yanı sıra hakk, şu varlık bütününün temel direği, eksenidir. Varlık bütünü bu temel direkten ve ana eksenden uzaklaşınca dengesini kaybeder ve mahvolur:
"Eğer hakk, onların şahsi arzularına uysaydı göklerin, yeryüzünün ve bu ikisi arasında bulunan bütün varlıkların düzeni bozulurdu." (Müminun, 23/71)
Bundan dolayı hakkın mutlaka üstün olması, buna karşılık batılın da kökünün kazınması gerekir. Eğer pratik görüntü bunun tersine ise, sonunda hakkın açık bir biçimde ortaya çıkmasını hiçbir güç önleyemez:
"Hayır, biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar, böylece batıl yok oluverir." (Enbiya, 21 /18)
Hayır, yapıcılık, dirlik-düzen ve iyilik de, hakk gibi, köklü kavramlardır. Bunlar da, hakk gibi kalıcıdır:
"Allah gökten su indirir, dereler onunla dolup-taşar. Sel, üste çıkan köpüğü alır götürür. Süs ya da eşya yapmak için ateşte yakıp erittiğiniz madenlerde de bunun gibi bir köpük vardır. Allah, hakk ve batılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır. Allah bunun gibi birçok örnekler verir." (Râd Sûresi, 13/17)
"Allah'ın, güzel sözü, kökü sağlam ve dalları göğe yükselmiş soylu bir ağaca benzeterek örnek verdiğini görmüyor musun? Bu ağaç, Rabbinin izni ile her mevsimi geldiğinde meyvelerini verir. Allah, insanlara böyle somut örnekler verir ki, öğüt alsınlar.
Buna karşılık kötü bir söz de yerden koparılmış, kökü olmayan ve ayakta sağlam duramayan, kötü bir ağaca benzer. Allah mü'minlerin, gerek dünya hayatında ve gerekse ahirette, sağlam söze bağlı kalmalarım sağlar, zalimleri ise sapıtır. Allah ne dilerse onu yapar." (İbrahim Sûresi, 14/24-27)
HZ. PEYGAMBER’İN ÜMMETİNE BIRAKTIĞI REHBER NE İDİ?
1.GİRİŞ
Hz. Peygamber, vefatından sonra ümmetine rehberlik edici nitelikte hangi kaynak veya kaynakları vasiyet etmişti?
Bu konuda sünnî hadis kitaplarına dayanılarak üç ayrı görüş ileri sürülmüştür.
1. Resûlullah (s), Kur’ân’a ve kendi “sünneti”ne uyulmasını vasiyet etmiştir;
2.Resûlullah (s), Kur’ân’a ve “ehli beyti”ne uyulmasını vasiyet etmiştir;
3.Resûlullah (s), sadece Kur’ân’a uyulmasını vasiyet etmiştir.
Bunlardan birincisi, geçmişte ve günümüzde “hadis”e ağırlık veren sünnî müslümanların yaygın görüşüdür. İkincisi, Şii (Ca’ferî) müslümanların görüşüdür.Üçüncüsü; Ömer ve Aişe’nin –radiyallahu anhum- öncülüğünü yaptıkları ve daha çok kelamcı ekol tarafından benimsenen bir görüştür.
2.GÖRÜŞLERİN DAYANAKLARI
Birinci Görüş:
Resûlullah (s) Kur’ân’a ve kendi “sünneti”ne uyulmasını vasiyet etmiştir.
Bu görüşü benimseyenler; İmam Mâlik’in (ö.179) Muvattâ’ındaki (Kitab:46,H:3):
“Size iki iş bıraktım ki, onlara (o ikisine) sarıldığınız sürece hiçbir zaman sapıtmazsınız: Allahın Kitabı ve Nebi’sinin sünneti...”
meâlindeki rivayet ile İbn İshâk’ın (ö.151) es-Sire’sindeki (c.4.s 604):
“Size bir şey bıraktım ki ona sarıldığınız sürece hiçbir zaman sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Nebi’sinin sünneti...”
şeklindeki rivayeti esas almışlardır. (İslam Tarihi, M.Asım Köksal, İstanbul, 180, c.11 s.185 v.d; es-Sünne ve Mekanetuha fi Teşri’i’l-İslami, Mustafa es-Sıbai, 1.B, Kahire, 1961, s.67-69)
Muvattâ’ın rivayetinde bu sözün nerede söylendiği belirtilmemişken, İbn İshâkrivayetinde bu ifade, Veda Haccı’da, Hz. Peygamber’in irad etmiş olduğu hutbesinden bir parça olarak verilmektedir.
Her ik kaynaktaki rivayet de sened’den mahrumdur. Yani son râvîlerle Hz. Peygamber arasında herhangi bir râvî zinciri yoktur. Muvattâ’ın rivayeti: “Mâlik’e ulaştığına göre Resûlullah (s) şöyle demiştir: Size iki iş (emr) bıraktım ki...” şeklindedir.
Es-Sîre’nin rivayeti ise “İbn İshâk dedi ki...” diye başlayarak Veda Haccı’nı doğrudan anlatmakta ve hutbeyi de hiçbir râvî zikretmeden vermektedir. Ancak dikkat edilirse, her ne kadar cümlenin sonunda iki şey (Kitap ve Sünnet) zikrediliyorsa da cümlenin başı; “size bir şey bıraktım”, “ona sarıldığınız sürece” ibarelerinden, bırakılan şeyin tekliği anlaşılıyor. Dolayısıyla cümlenin sonundaki “ve Nebi’sini sünneti” sonradan ilave edilmişe benziyor.
Bu şekliyle yukarıda verilen rivayetler, hadisçilerin terimi ile ‘muallâk hadis’ kategorisine girmektedir. (Hadis Istılahları, Talat Koçyiğit, Ankara, 1980, s.236) Gene hadisçilerce muallâk rivayetler ‘zayıf hadis’ten sayılmış (Aynı eser, s.238), ‘zayıf hadis’in ise dinde delil olarak kullanılamayacağı savunulmuştur. (Aynı eser, s.469).
İkinci Görüş:
Resûlullah (s), Kur’ân’a ve “ehl-i beyti”ne uyulmasını vasiyet etmiştir.
Bu görüşü savunan Şii (Ca’feri) müslümanlar, sünnî hadis kitaplarında da rivayet edilen ve ‘saqaleyn hadisi’ diye andıkları bir hadisten faydalanmışlardır. (es-Sünnet fi’ş-Şeriati’l-İslamiyye, Muhammed Taqiyyu’l-Hakim, 1B.,1402 H, Tahran, s.31-75)
Şimdi ‘saqaleyn’ hadisinin sünnî hadis kitaplarındaki (Şi’î hadis kitaplarına başvurma imkânı bulunamamıştır.) en sahih şeklini görelim.
Hadisin en sıhhatli şeklini, meşhur sahabi Zeyd b. Erqam (r) rivayetiyle aşağıdaki kaynaklardan çıkarmış bulunuyoruz:
Muslim (ö. 261) – es Sahih, Kitab:44, Bab:4, Hadis:2408)
Her üç hadis kitabındaki hadislerin senedleri, hadis otoritelerince, kusursuz ve eksiksizdir (İbn Hacer ‘Asqalani’nin Taqrib’inde, hadisin her râvîsi için ‘siqa’ (güvenilir) ifadesi yer alır.) Hadislerin müşterek metni ise şöyledir:
Resûlullah (s), birgün (Humm denilen Mekke ile Medine arasındaki bir su göleti başında) (parantez içindeki ibare Darimi’nin Sünen’inde yoktur.) bir hutbe irad etmek için kalktı, Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Ben bir beşerim. Allah’ın elçisi (ölüm meleği) bana da gelebilir ve ben de onun çağrısına uyabilirim (ölebilirim). Size iki ağırlık (saqaleyn) bırakıyorum: Birinci, Allah’ın kitabıdır: onda hidayet ve aydınlık vardır. Onu alınız, ona sarılınız.” “Resûlullah (s) Kitab’a uymayı bir hayli teşvik ettikten sonra devam etti: “Ve bir de ev halkımı (elh-i beytimi) bırakıyorum. Ev halkım hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum.” Bu son cümleyi üç defa tekrarladı.
Bu hadis metni üzerinde düşünülürse, kolaylıkla şu sonuçlara varılacaktır sanıyoruz:
a)Resûlullah (s), her fani gibi bir gün öleceğini bildiğinden, ümmetine bırakacağı iki emaneti hatırlatma ihtiyacını duymuştur.
b)Bu emanetlerden birincisi, tebliği ettiği ve hükümleriyle amel olunan Kur’ân idi. Kendinden sonra ümmeti Kur’ân’a sarılmalıydı. Çünkü O, yegane hidayet rehberiydi; insanları aydınlığa götürmekteydi.
c)Resûlullah’ın (s) ümmetine bırakacağı ikinci emanet ise ‘ev halkı’ idi. Hadis metinlerinde Humm’dan bahsedildiğine göre bu hutbenin Veda Haccı dönüşü söylendiği ihtimali kuvvet kazanmaktadır. O tarihte Resûlullah’ın dokuz hanımı bulunuyordu. Ev halkı tabirinden özellikle bunlar kastedilmekteydi. Çünkü Resûlullah’ın (s) hanımları, Kur’ân’ın bildirdiği üzere müminlerin anneleri idiler. (Kur’ân, 33/6) ve O’nun ölümünden sonra, yine Kur’ân’ın emri gereği evlenemeyeceklerdi. (Kur’ân, 33/53) Bu durumda Resûlullah’ın (s), onlar hakkında ümmetini uyarması çok makuldü ve gerekliydi. Ümmeti, öncelikle hanımları hakkında Allah’ın koymuş olduğu ölçülerden ayrılmamalıydı.Maddi ihtiyaçları da gene aynı ölçüler içerisinde karşılanmalıydı.
d)Hadiste, Kur’ân ve ehl-i beyt’in farklı özellikte oldukları; birincisinin hidayetine uyulması, ikincisinin beşeri haklarının gözetilmesi gereği açıktır. Ehl-i beytin de Kur’ân gibi hidayet gücüne ve rehberlik özelliğine sahip oldukları iddiasına mesned olacak hiçbir ipucu bulunmamaktadır.
Rivayetin bu açıklığına rağmen Şii (Ca’ferî) müslümanların, burada verdiğimiz rivayetten ve diğer bazı zayıf ve mantıksız rivayetlerden aşağıdaki sonuçları çıkardıklarını ve bunları ısrarla savunduklarını görüyoruz:
a)Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber’in (s) hanımları değildir. Ali (r), Fatıma (r) ve onların soyundan kıyamete kadar gelenler ve bir de Selman’dır (r). Oniki İmam bunların en seçkinleridir.
b)Ehl-i Beyt masumdur (günah ve hatadan korunmuştur.)
c)Kur’ân ve Ehl-i Beyt’in her ikisine birden uyulmadıkça delaletten kurtulmak mümkün değildir.
d)Kıyamete kadar Ehl-i Beyt Kur’ândan ayrılmayacaktır. (es-Sünnetu Fi’ş-Şeriati’l-İslamiyye, Muhammed Taqiyyu’l-Hakim, 1B., 1402, Tahran, s.38-42)
Şii (Ca’ferî) müslümanların, Kur’ân ayetlerindeki ‘ehlu’l-beyt’ kelimesini de, asli ve makul manasından nasıl ısrarla saptırdıklarını görmek isteyenlerin Şii tefsirlerine, özellikle ‘tathir ayeti’ diye andıkları 33/33’ün yorumlarına bakmalarını tavsiye ederiz.
Üçüncü Görüş:
Resûlullah (s), sadece Kur’ân’a uyulmasını vasiyet etmiştir.
Bu görüşe mesned olan hadis, sahabeden Cabir b. Abdillah (r) yoluyla ve Veda Haccı’da irad edilen meşhur hutbenin bir parçası olarak rivayet edilmiştir. Otoritelere göre senedi eksiksiz ve kusursuzdur. Şii (Ca’ferî) müslümanların beşinci imamı Muhammed el-Bakır (r) ile mezheplerinin dayanağı ve altıncı imamları Cafer es-Sadık (r) da bu hadisin râvîleri arasında yer almaktadır.
Hadisin sünnî kaynakları:
Muslim (ö. 261) – es Sahih, Kitab:15, Bab:19, Hadis:1218;
İbn Mace (ö. 273) – es-Sunen, Kitab:25, Bab:84, Hadis:3074;
Hadisin müşterek metni ise şöyledir.
“...Size, sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız bir şey bırakıyorum: Allah’ın Kitabı”..
Görüldüğü üzere hadisin metni, farklı yorumlara meydan vermeyecek kadar net ve açıktır.
3.SONUÇ
Yukarıda verilen üç görüşten birincisinin rivayet noktasından za’fını gösterdik. Rivayet yönünden sağlam olan ikincisinin ise, Şii (Ca’ferî) müslümanlarınyanlış yorumlarından kurtarılması halinde, yine rivayet yönü sağlam olan üçüncü görüşle birleştiğini görüyoruz. Dolayısıyla “Resûlullah’ın (s), ümmetine, sadece Kur’ân’a uymalarını vasiyet etmiş olduğu” en tutarlı görüş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ömer ve Aişe’nin de –radiyallahu anhum- her ihtilaflı konuda “Hasbunâ kitâbullâh: Bize Allah’ın Kitabı yeter! (Buhari, 3:39, 64:83, 75:17, 93:51, 96:26; Müslim, 25:5) ya da “Hasbukumu’l-Qur’ânu: Size Kur’ân yeter! (Buhari, 23:32; Müslim, 11:9) şeklindeki uyaraları bu görüşü destekler mahiyettedir.
Ancak böyle bir görüşün daha sağlam olduğuna inanmamız; Resûlullah’ın (s), Kur’ânla hatırlatıla ‘güzel örnek’liğinden, O’nun sîretinden ve sünnetinden müstağni kalabileceğimiz anlamına getirilmemelidir.
Kur'ân ve Sünnet Üzerine Makaleler - Hikmet Zeyveli
1.Hangi Sünnet Gerek Kur’ân’da ve gerekse Kur’ân-dışı rivayetlerde Sünnet kelimesinin ıstılahlaştırılmış (terimleşmiş) bir anlamda kullanıldığına rastlamıyoruz. Bu Kaynaklarda Sünnet kelimesi; genellikle, ya tamlama şeklinde (Allahın Sünneti, Peygamber’in Sünneti, Ömer’in Sünneti, öncekilerin Sünneti, cahiliye Sünneti... gibi); ya da bir sıfatla beraber (adil bir Sünnet, güzel bir Sünnet, kötü bir Sünnet...gibi) kullanılmaktadır. Çok nadir olarak da yalın halde kullanılmakta ise de bu, günümüzde kendisine yüklenen ıstılah (terim) manasından çok uzak bir anlamdadır. (Cari örf, uygulama veya teamül anlamında.) Bu genel kullanımlarına paralel olarak Sunneh ‘sunneh’ veya çoğulu ‘sunen’ ya da fiili ‘senne’ kelimelerinin ifade ettikleri anlamlar da çok farklılık arzeder. Sadece birkaç örnek verelim:
a.Teamül: “Hükümdarların birbirine gönderdikleri) elçilerin öldürülmeyeceği yolunda bir Sünnet (teamül) cari idi.” (Musned, 1/391,396)
b.Çığır: “Çünkü o (Kabil), adam öldürmeyi Sünnet yapan ilk kişiydi.” (Buhari,64:10,28)
d.Teşri: “Resulullah (s) sefer namazını iki rekat olarak ‘Sünnet kıldı’ (sene)” (Musned, 1/241; İbn Mace, 5:124)
Kelimenin menfi kullanımlarından vazgeçip müspet anlamlarıyla ’sünne’i ele alırsak, ve bu takdirde söz konusu olabilecek ‘Allah’ın Sünneti’, ‘Peygamberin Sünneti’, ‘Müslümanların Sünneti’.. gibi tamlamalar içerisinde “Resulullah’ın Sünneti’ni belirlersek, bu konuda özet olarak bazı şeyler söyleyebiliriz.
2.Kur’ân ve Sünnet Kur’ân’da, Sünnetin (artık ‘Resulullah’ın(s) Sünneti’ özel anlamında), Kitab’a (yani Kur’ân’a) bir alternatif olarak zikredildiğine şahid olamıyoruz. Kur’an’da sadece, Allah’a itaatin yanı sıra Resulullah’a (s)da itaatin vucubiyeti vurgulanmakta (Kur’ân, 3/32,132; 4/59; 5/92; 8/1,20,46; 24/56; 47/33; 58/13; 64/12)ve onun insanlar için “güzel bir örnek” olduğu bildirilmektedir. (Kur’ân, 33/21) Ancak Kur’ân’da, “Allah’ın Sünneti” ibaresi bulunmasına rağmen “Peygamberin Sünneti” tabiri geçmemektedir.
Hadislerde ise “Allahın Sünneti ve Resulunun (s) Sünneti kullanımının yanı sıra (Musned, 1/248, 2/56,57)nadiren kitab ve Sünnet tabirine de rastlanmaktadır. (Buhari, 96:28; Muqaddime, 17)
Hadislerde geçen bu kullanımlardan ötürü, Kur’ân ve Sünnetin tarifleri ve birbirleriyle olan ilişkileri önem kazanmaktadır:
Kur’ân: İnsanların doğru yola hidayetine medar olacak bütün düsturları ihtiva eden Allahın vahyi/mesajı
Sünnet : Şifahi bir metin olan Kur’ân düsturlarının, ilk muhatab toplumda Peygamberî uygulaması.
Bu tarifleri doğru kabul edersek –ki bizce doğrudur- Sünnet’in Kur’ân’dan bağımsız bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkar. (Resulullah’ın (s) ahlakının Kur’ân’dan ibaret olduğu müsellem bir vakıadır). Bununla beraber aralarında bir farkın da olması gerekir ki onu da şöyle benzetmeyle izah edebiliriz.
Bir tiyatro eserinin bizzat kendisini okumakla, sahne konmuş halini seyretmek arasında, herhalde bir fark –en azından etki farkı vardır. Eser, yazılı halden canlı bir gösteri haline getirilirken bazı özel tasarruflar da söz konusu olabilmektedir. Bununla beraber sahnelenmiş veya perdeye aktarılmış eser gene de yazarına izafe edilir. Örneğin biz, Shakespare’nin ‘Hamlet’ini ya da ‘Kral Lear’ini seyretmiş oluruz.
Benzer şekilde –teşbih caiz görülerek- Kur’ân ve metninin hayat sahnesine konmuş hali ‘Resulullah’ın (s) Sünneti’ diye adlandırılırsa Kur’ân ve Sünnet arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmış olur. Bu bağlamda, Sünnet, Kur’ân’ın bir bakıma özdeşi ya da gerçek te’vili demek olur.
Ne var ki, Kur’ân ve Sünnet arasında gene de bazı özellik farklarının varlığı göz ardı edilmemelidir:
Kur’ân’ın sahibi; gaybı bilen, dolayısıyla geleceği bilen Allah olduğundan, onun ‘ebedi’ kaydıyla koyduğu düsturlar, gerçekten zaman/mekan faktörlerinden etkilenmeden kıyamete kadar geçerli olurlar. ‘Ebedi’ kaydıyla ibaresini kullanıyoruz; çünkü Allah’ın kitabı Kur’ân’da da ebedi olmayan bazı yerel/geçici hükümler yer almaktadır. Örneğin, Resulullah’ın (s) vefatından sonra hanımlarıyla kimsenin evlenemeyeceği şeklindeki Kur’ânîyasak (33/53) elbette ki madde niteliğinde olup Hz.Peygamber’in (s) son hanımının vefatından sonra, ayetin nassi hükmü kalkmış bulunmaktadır.
Resulullah’a (s) gelince, onun beşer olduğunu ve bu vasfıyla gaybı (dolayısıyla kendi zamanı ve mekanı dışındakileri) Allah bildirmedikçe bilemeyeceğini Kur’ân bize bildirmektedir. (Resulullah’ın (s) gayb bilgisi konusunda “Gaybı Kim Bilir?” ve “Gaybı İhbar Eden Rivayetler Üzerine” başlıklı makalelere bakz.) Bu beşeri vasfa sahip olan bir Peygamberin; özel bir coğrafyada, özel bir zamanda ve özel bir toplumdaki Kur’ânîuygulamasının –o şartlarda en mükemmel olmasına ve bizim için daima örneklik özeliğini korumasına rağmen –başka coğrafya, zaman ve toplumlarda, bütün teferruatıyla aynen taklid edilebilirliğini iddia etmek herhalde mümkün olmasa gerektir. Nitekim Kur’ân’da tarifi Resulullah’a (s) –ve belki de her Müslüman ‘ulu’l emr’e bırakılan (Kur’ân, 4/59) bazı tarifsiz (‘mutlak’) ifadeler var ki bunlar şartların değişimi ile yeniden tarif gerektiren hükümlerdir. Örneğin, Kur’ân’da ‘sefer’ kelimesi tarifsiz olarak geçmekte ve bununla ilgili bazı hükümler teşri kılınmaktadır. Seferin tarifini ise Resulullah’ın (s)Sünnetinde bulmaktayız. Eğer ‘sefer’ için teşri kılınan ruhsatların illeti ‘meşakkat’ ise seyahat vasıta ve imkanlarının fevkalade gelişmiş olduğu günümüzde veya başka zaman/mekanlarda ‘sefer’ haline yeni bir tanım getirilmesinin kaçınılmazlığına inanmamız, Hz.Peygamber’in (s) Sünnetini ihlal etmemiz ya da Kur’ani hidayetten uzaklaşmamız anlamına alınamaz.
Bu noktada akla önemli bir soru gelmektedir:
Resulullah’ın (s) Kur’ân-dışı teşri yetkisi var mıdır? Varsa günümüz müslümanının bunlar karşısındaki durumu nedir?
Cevap: Hz.Peygamber’in (s), ‘resul’ ve ‘imam’ sıfatıyla hem ‘tebliğ,’ hem de ‘tatbik’ görevi vardır. Tebliğ; Allah’ın mesajını metin olarak apaçık duyurmak, muhataplarına ifham etmek (kavratmak)tır. Tatbik ise, tebliğ ettiği topluma Kur’ânî düsturları uygulamaktır. İşte bu ‘tatbik’ safhasında Resulullah (s) da, Allah’ın Kur’ân’la bildirdiği teşriatın dışında teşri yetkisine sahiptir. Nitekim risaleti boyunca bazı genel ve özel teşriat koymuştur da. Bu teşriatın esaslarını Kur’ân belirlemiş olmakla beraber, geçici veya kalıcı nitelikli olmaları, illetlerinin (gerekçelerinin) sürekli veya geçici olmasına bağlıdır.
Günümüz Müslümanının Kur’ânî esaslar çerçevesinde teşri kılınmış ve fakat Kur’ân’da mevcut olmayan bir Peygamberî teşri karşısındaki tutumu ise bize göre aşağıdaki gibi olmalıdır.
a)Peygamberî teşriin illeti(gerekçesi) biliniyorsa ve bu illet değişmemişse, ona aynen ittiba etmek (bir kadını aynı anda teyzesi veya halası ile beraber nikâhlamak yasağı gibi);
b)Peygamberî teşriin illeti biliniyorsa ve fakat bu illet zaman/mekân faktörleriyle değişmiş ise; Kur’ân’ı esas ve Peygamberî teşrii örnek alarak, değişen şartlara uygun yeni çözümler aramak (yukarıda verdiğimiz ‘sefer’ örneği gibi);
c)Peygamberî teşriin illeti hiç bilinemiyorsa bu teşri’e aynen ittiba etmek (Namazların vakit ve rek’at sayılarının tesbiti gibi)..
Ve... Kur’ân’a ilk ittiba eden Resulullah’ın (s) güzel (Kur’ân, 7/20-23; 10/15,109) örneğini (Kur’ân, 33/21) ve azim ahlakını (Kur’ân, 68/4) kavrayabilmek için her şeyden önce Kur’ân’ın muhakematını kavramamız, öncellerimizi Kur’ân’la oluşturmamız gerekiyor. Aksi halde, Kur’ân derecesinde sahih olmalarına hiçbir surette imkan olmayan nakillerle bize tanıtılan Peygamber’in gerçek simasını ve siretini/Sünnetini ihata edemeyiz. (Çünkü O’nun ahlakı Kur’ân’dan ibarettir.)
Kur’ân ve Peygamberî Uygulama’yı birbirinin adeta karşıtı göstermeye çalışan ya da Peygamberî Sünneti yanlış tanımladıktan sonra Kur’ân’ı ona tabi kılan zihniyetin zaaf ve sapmalarını burada tartışmayacağız. Tevhid dininde ‘tek’liğin esas olduğunu layıkıyla idrak ettiğine inandığımız Hz.Ömer ve Hz.Aişe (Buhari, 3/39, 23/32, 64/83, 75/17, 93/51, 96/26, ve Muslim, 11/9, 25/5) gibi biz de, Allah’ın kitabının yeterliliğini savunuyor ve fakat Resulullah’ın (s) siret ve sünnetinin, Kur’ân’ın tatbikinden başka bir şey olmadığını kabul ediyoruz.
Burada kısaca hatırlatılmasını gerekli bulduğumuz birkaç nokta daha var:
1.Sünnet, hadisle karıştırılmamalıdır. Sünnet, bir uygulamanın, bir teamülün; hadis ise bir sözün naklidir. İkisinin ortak özelliği bize naklen gelmiş olmalarıdır. Bazı hadislerle bir Sünnet nakledilmiş olabileceğine karşılık her hadis bir Sünnet ihtiva etmeyebilir.
2.Bazı Sünnetler mütevatir uygulamalarla bize kadar gelmişlerdir. Namazın kılınışı, Haccın uygulanışı gibi. ‘Uygulanmış Esaslar’ anlamında Sünnet veya Sünnetlerin bize ameli intikali akli bir zaruret ve neticedir.
3.Resulullah’ın (s) Sünnetini yalnızca hadis kitaplarında aramak yanlıştır. Kur’ânî öncüller oluşturulduktan sonra , Hz. Peygamber’in (s) Sünnetini bulma ve kavrama yoluyla bize intikal etmiş her tarihi malzeme (hadis, siret, tarih, tefsir, tabakat... kitapları) yol gösterici olabilir. Bu yolla, taassuba kapılmadan daha doğru sonuçlara ulaşma şansını elde etmiş oluruz. Unutmamalıyız ki hadisçiler de tarihte kelamcılar ve fukaha gibi bir ekol teşkil etmişlerdir ve onların da usul ve furu’da bazı zaaf ve hataları mevcuttur.
4.Sünnetin vahiy olup olmadığı tartışması bizce gereksiz bir tartışmadır. Zaten vahiyle (Kur’ân’la) hidayet edilen bir Peygamberin, her sözü ve her fiilinin vahiy addedilerek inisiyatifi yok sayılmak pahasına ‘vahiyle kuşatılmış iradesiz bir Peygamber’ vasfına büründürülmesi makul olmasa gerektir. Hz.Peygamber’in (s) Kur’ân rehberliğinde fakat irade ve inisiyatifiyle hareket ediyor olması, onun hevasından konuşuyor olmasını asla gerektirmez.
5.Kur’ân’ın irşadı gereği, Resulullah’ı (s) ‘güzel örnek’ kabul etmemiz, O’nun hakkında bize ulaşan her rivayete –tahkiksiz- körü körüne inanmamızı ve mefhumunu taklit etmemizi zorunlu kılmaz. ‘Örnek almak’la taklit etmek’ arasındaki büyük fark göz ardı edilmemelidir.
6.‘Resulullah (s) örneği’nden müstağni kalabileceğini sanan bir zihniyet, Kur’ân’ı Kerim’i Allahın rızasına uygun olarak anlamaktan kendini mahrum bırakmış demektir.
Her toplumda olduğu gibi toplumumuzda da ifrat ve tefrit içerisinde birtakım taassup mihraklarının var olması, bizi, tarafsız ve basiret üzere hakkı aramaktan alıkoymamalıdır.
Kur'ân ve Sünnet Üzerine Makaleler/Hikmet Zeyveli, Birun Yayınları,2.Baskı-2003 Sayfa: 13-18
SREBRENİTSA'yı unutmadık... EY'in şairi Sıtkı Caney'den...
7. aşka yalnayak koşanlara
ey bütün zamanların en yalnayak koşusu ey bütün zambakların kalbine akan kanlar tutku bir uçurum dünya bir pusu ey srebrenitsa’da gökyüzüne çıkanlar
aşk hep yalnayak yürek isyanda yürek sımsıcak
ey uzakların acıya kanat çırpan kuşları ey yanık ülkem ey kalbim ey zambak ey sonsuzun yalnayak çıkılan yokuşları şimdi bütün melekler yeniden ağlayacak
ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz şimdi kıyam şimdi aşk şimdi secdedeyiz
korku hep gece umut hep şafak sarılsam ağlasam zambaklara delice aşk kadar yakıcı aşk kadar boşnak şehitler binlerce
dua dua isyan ve sağnak sağnak hilalin sureti düşüyor suya davran ey ebuzeran Allah sığınak işte yeşil sancak işte aliya
ey aşka hep yalnayak koşanların ülkesi ey gariplerin özlem acısındaki bosna her yanda rahmet rahmet şehitlerin gölgesi gökte yıldız yıldız esmaülhüsna
ey aşkın yemyeşil vadisi ey güzel bosna ey drina ey sava ey neretva ey una aksın artık yeniden aşka ırmaklarımız aksın Allah’ı andıkça göz yaşlarımız
çünkü biz ağladıkça bütün ırmaklar akar ışık saçar şehitler yeni bir temmuz olur çocukların kalbinde yeni zambaklar açar dualar ta yürekten dualar sonsuz olur
akar neretvadrina akar akar sava ve una akar senin için bu akın ey rabbim senin için bu akıncılar artık bir yanımız zambaktır bir yanımız kan artık her yanımız can içinde can kahreyle zalimleri ey rabbim ve bizi aşk ile haşreyle “cehennem açıldığı zaman cennet yaklaştırıldığı zaman”
kınasın dünya.. kınasın dünya halkları.. barış,uzlaşma formülleri arasın insanlar.. hümanizm çığlıkları atsın, bir yerlerde entel ....lar. yeni dünya düzenleri planlasın emperyalistler. geyik muhabbetiyle geçirsin ömrünü aydınlar. kılı kırk yarsın bakalım hukukçular. desinler ne diyeceklerse.. A yı,B yi öğretsin öğretmenler, körpe beyinlere. A deyince at,B deyince bıyık, hatırlatılsın bakalım yavrulara. terziler kravat diksin, frak diksin,tuvalet diksin baylara, bayanlara,balolar için,partiler için. berber fön çeksin,kuaför meç yapsın, perma yapsın saçlara.. tv.de gece keyfi sunsun medya, benliği çalınan kitlelerin ağız suyuna.
kuyrukta bekletilsin emekliler,emekliliği boyunca bürokratlar,başsağlığı dilekleri yetiştirsin, grizulara kurban giden işçilerin ardından. komaya girsin sarhoşlar,ayyaşlar.. macit,oynaşını gezdirsin, banka kredisiyle aldığı mercedesle. figen,kanişini beslesin, avrupa patentli it yağıyla. genelevler dolup taşsın.. fahişelerden alınan vergilerle, yollar köprüler,barajlar yapılsın, imamların maaşları ödensin öyle mi?... kınasın dünya milletleri.. mekik dokusun arabulucular.. hoşgörüsünü esirgesin medeni hükümetler.. sosyal demokrat teorisyenler. varolsun vesaire güruh. insalcıllıktan dem vursun, köy enstitüsü kılıklı,demokrat zevat. sanat söylemleri versin,kıçı kırık teresler. rüşvet alsın kodamanlar, futbolcu,transfer hayalleri kursun, milyar kapısından. darbe hevesleri beslesin kursaklarında, fanatik laikçiler... öyle mi?...
kınasın papa.. kınasın vatikan kilisesi.. ortodoks ruhani lider,.başhaham durmasın. lemalar tekzib etsin ne yazar? nota göndersin bilmem hangi devletin cumhur reisi. meclislerde,bütçe müzakereleri tartışıladursun, hararetle. enflasyon alsın yürüsün. emisyon hacmi görüşülsün komisyonlarda. kapalı kapılar ardında pay edilsin milli araziler. afrikalı aç çocuklar için toplanan yardım malzemeleri, talan edilsin. hiç edilsin emek,haram helal gözetmeden, masa başlarında. yoksulun yiyeceği alınsın elinden, çöp bidonlarını yalasın, açlıktan nefesi kokanlar. amerikan bayraklı blue jeanlar giysin yeni yetmeler ateriyle oyalansın, kenar mahallenin sümüklü çocukları öyle mi?...kınasın dünya..
kınasın hicaz müftüsü.. conileri çağırsın,bir milyar müslümanın, kıblegahını korumaya.. sazlı sözlü petro-dolar alemler yapılsın, kutsal topraklar üzerinde.. esirgesin şeyhler kuruşlarını hayır için.. fetva üretsin,nabız şerbeti niyetine, fetva makamları. sultanların gölgesinde gölgelensin. hurma yemenin kırk bin faziletini, kırk bin ciltlik kitaplarda anlatsın, şerhini düşsün icabında öyle mi?...
kardeşlerim tahin ekmeğini bölerken 14 e ayın 14 üne yakalanırken dağlarda, 14 lülerle taranırken vahşice, daha 14 ünde vurulurken.. öyle mi?...
kurşun ağırlığını omuzlarında taşırken kul olmanın.. tevhidi bir hayat arzusu kavururken içlerini, sızım sızım, barut ve kanla örerken,hayat dantelasını öyle mi?...devlet başkanının alnı, secdeye değiyormuş bir ülkenin. bana ne! kardeşlerim gömülürken topluca mezara, ölümün,işkencenin envai çeşitleri uğruyorken can evlerine, faiz oranları düşüyormuş başka bir ülkede, bana ne! kardeşlerim,çocuklarını yetim, eşlerini dul bırakıp, dağlarda bir kavgaya tutuşuyorken ölümüne, bir ülkede artık esanslar alkolsüz üretiliyormuş.. kime ne! yetimler,öksüzler,dullar, şehit anaları,şehit babaları, "inna lillah ve inna ileyhi raciun" hükmüne razı olurken. rızk endişesini,ellerinin tersiyle kenara itmiş, onca yoksulluğa rağmen. şeker bayramları hararetle kutlanıyormuş , bir ülkede hala. kime ne!
iyi anlat kardeşim.. iyi anlat ölmediğini,ölmediğimizi.. iyi anlat ölümün pahasını, kavgaysa kavga,dövüşse dövüş, savaşsa savaş!! kardeşim.. canım canına can olsun, kanımı kanın say. elerimde elin olsa ahh.. birde seninle gecelesem dağlarda, seninle vuruşsam yan yana.. vurulsam..oraya,oracığa gömseler beni, yanına,yanıbaşına.. kırmızı laleler filizlense toprağımda nazlı nazlı. kıyamete kadar,şehit şehit koksam, şehit şehit tütsem.. ben bir şehit oğluyum dese oğlum.. ve.. alnımdan öpse melekler....