İyilik su gibidir, içmeyen ölür.....

10/8/2007 - Salat/Namaz Kavramı

Kategori: kavramlar

Salât/Namaz

Farsça'da "eğilmek suretiyle saygı sunmak" anlamına gelen 'namaz' kelimesinin Arapça orijinal ifadesi 'salat'tır. Lugatler, sa-la-ve kökünden türeyen 'salat' kelimesi için, dua, istiğfar, niyaz, rica, övgü, kutsama, saygı sunma, şükretme, ardınca yürüme, bağlanma, gözetme, koruyup kollama ve destekleme anlamları vermektedirler. Ancak bütün bu lügavi manaların 'salat' kelimesinin anlamı olarak ayrı ayrı verilebilmeleri mümkün olmadığı için, burada yapılması gereken, 'kök-anlam' üzerinden hareket etmektir.

Salat kelimesinin kök-anlamı ise, bir yere veya yöne doğru gitme eylemini karşılaşacak şekilde 'meyletme' veya 'yönelme'dir. 'Sa-le-ve' kökünden türeyen bütün kelimelerde bu 'ortak/sabit' anlam arandığında, lügatlerde yer alan bir çok anlamın 'salat' kelimesiyle ilgisi kurulabilecektir. Nitekim kulun Allah'tan istemesi, niyazda bulunması hali olan 'dua', kişinin önce Allah'a 'yönelmesi' ile gerçekleşir. Yardım isteme, saygı sunma, şükretme, bağışlanma talep etme, destekleme, gözetme gibi eylemler de bu ilk 'yönelme' eyleminden sonra gerçekleşirler.
Bu husus, Kur'an ayetleri titiz bir gözle incelendiğinde net olarak görülebilecektir. Kur'an'da, suçlu-günahkarların cehenneme gireceklerinin beyan edildiği ayetlerde 'sa-le-ve' kökünden türeyen kelimeler kullanılmıştır. Mealler, söz konusu ayetlerde bu kelimeyi 'girme', 'yollama', 'atılma' 'iletilme', 'gönderilme' şeklinde tercüme etmiş olsalar da, asıl mana, 'yönelme' veya 'yöneltilme'dir. Meallerin,

"Kızgın ateşe girerler" (Gaşiye:4), "Alevli ateşe girecektir" (İnşikak:12), "Cehennem'e yollanırlar" (İbrahim:29, "Sonra onu cehenneme atın" (Hakka:31, "Onu cehenneme sokacağız" (Nisa:110) şeklinde tercüme ettiği ayetlerde, 'sa-le-ve' kökünden türeyen kelimeler hep 'yöneltilme' manasında kullanılmıştır (A'la:12; İsra:18; Leyl:15; Nisa:10; Sa'd:56; İnfitar:15; Yasin:64; Tur:16; Müddessir:26; Nisa:30, 56; Saffat:123; Sad:59; Mutaffifin:16; Meryem:70; Vakıa:94).

Bu manayı en iyi veren pasajlardan biri Kıyamet Suresi 31 ve 32. ayetleridir. Burada hakikati yalanlayan bir kişinin vasfı anlatılırken, "ne sadaka verdi ne de yöneldi (salla); fakat yalanladı, döndü (tevella)" buyurulmaktadır.

Mealler buradaki 'salla' ifadesini çoğunlukla bildik manada 'namaz kılmak' olarak tercüme etmektedirler ki bu, yanlıştır. Çünkü bu ayetteki 'salla' kelimesi, 'tevella'nın zıddı olarak kullanılmıştır ve 'tevella' yönelmeme anlamında 'geri durma', 'salla' ise "yönünü Allah'a dönme" ve gereğini yapma anlamındadır. Namaz kılma, bu manada 'yönelme'ye karşılık gelir. Bundan başka, 'sa-le-ve' fiilinin mezkur ayetlerde hep 'ateş' manasında cehennem için kullanılmış olması da, bazı lügatçileri, 'ateş' kelimesinin de fiilin kök-anlamında yer aldığı sonucuna götürmüştür ki, bu da yanlıştır. Nitekim Ragıp el-İsfehani, Müfredat'ında benzeri bir kanaati serd etmektedir. Ona göre, bu kelimenin asıl anlamı, "ateş ile tutuşturmak"tır. "Saliye bin-nar", ateşte yandı; "hiye masliyetun", o kuzuyu kızarttım demektir. Halbuki "ateşte yandı" ifadesindeki 'saliye', yanma eylemini değil, 'ateşe yöneltilme', 'ateşe sunulma' eylemine karşılık gelir. Yine "kuzuyu kızarttım" cümlesindeki 'masliyetun' de, kuzunun ateşte kızartılmasına değil, "ateşe tutulması" eylemine karşılık gelir. Her ikisinde de, 'yanma' eylemi, 'yöneltilme' ve 'iletilme' eyleminden sonra gerçekleşir.
Görüldüğü üzere, 'sa-le-ve' fiilinin doğru anlamını 'kök-anlamlılık' yöntemiyle teşhis edebilmek ve buradan hareketle, aynı fiil kökünden türetilmiş kelimeleri de doğru anlamlandırmak mümkündür. Kur'an, 121 ayette, aynı kökten türemiş 31 farklı form kullanmıştır. Bunlar, salla, yusalli, yusallu, yusallune, yusalli, salli, sallu, salate/salatu/salati, salatuke, salatehu, salatuhum/salatihim, salati, salavatu, salavatihim, musallin/musallun, musalla, tasla, yasla, yaslaha, yaslevne, yaslevneha, aslevha, salluhu, seaslihi, nuslihi, nusliihi, muslihin, sali, salu, siliyyen, tasliyehu'dur.

Bütün bu kullanımlarda 'yönelme' kök-anlamı içkindir. Bu formların içerisinde en çok kullanılanlar ise, 'salat' ve 'salavat' kelimeleridir. Her ikisinin de anlam içerikleri üzerinde çokça tartışmalar yapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu nedenle, bu iki kelimenin 'anlam alanı'nı doğru tespit edebilmek önemlidir.
'Salat' kelimesi, esas itibarıyla 'yönelme' eyleminin çokluğunu, içtenliğini ve mutlaklığını ifade eder. Aynı mana, mesela 'zekat' kavramı için de söz konusudur. Burada 'tezkiye edilen şey' maldır ve zekatı verilmesi durumunda, malın (hakkıyla ve gereğince) temizlenmiş olduğu ifade edilmiş olur. Buna göre, 'sa-le-ve' kökünden türeyen 'salat' kelimesi, özel bir anlam kazanır ve kulun Allah'a karşı "içten yönelişini" karşılar. Kişi, namaz kıldığında, Allah'a yönelmiş olmaktadır ve bu yönelişin doğal sonucu olarak da, O'nu yüceltmekte, O'ndan yardım dilemekte, O'nu övmekte, O'na bağlanmakta ve O'ndan yardım istemektedir. İşte Kur'an'da 'salat' kelimesinin geçtiği her yerde bu manalar vardır (Taha:132; Nur:58; Ankebut:45; Cuma:9,10; Bakara:45,153,238; Nisa:43,103, Maide:58, 9; Tevbe:54, vd.). 'Musalli' (namaz kılan) de, yönelişini bu şekilde gerçekleştiren kişidir. Fakat burada önemli bir husus vardır ki o da şudur: her 'salat' (yani 'yönelme') eylemi, olumlu bir yöneliş manası taşımaz. Nitekim Enfal:35. ayette: "onların (müşriklerin) Beyt önündeki namazları (salatuhum), ıslık çalmak ve el çırpmaktan başkası değildir" denilmektedir. Bu ayet, müşriklerin ibadet kasdı ile yaptıkları yönelişlerin (salatuhum) onay alamadığını açıkça kanıtlamaktadır. 'Salat' eyleminin onay alabilmesi için, yönelişin 'ihlas'la, 'istenilen biçimde' ve bu eylemden beklenen 'sonuçları' hasıl edecek şekilde olması gerekir. İşte bu noktada bazı önemli hususlara değinmek gerekmektedir.
Bunların ilki, namazın/salat'ın bütün çağlar boyunca, Allah'ın kullarına farz kılınan bir ibadet olmasıdır (Müddessir:43; Kıyamet:31; Hacc:40; Hud:87; Meryem:31,55,59; Enbiya:73). Bütün kullardan bu 'yönelme'nin istenmesinin sebebi ise çok açıktır. Kul, ancak Allah'a yönelirse ve bu yönelmenin sonuçlarına uygun bir hayat yaşarsa, kalben mutmain olur. Çünkü bu yönelmenin olmadığı her durum, kulun Allah ile irtibatının zarar görmesi veya kopması anlamına gelecektir. Hatta bu irtibat öylesine önemlidir ki, Kur'an'ın beyanına göre, Yaratıcı, bu 'yöneliş'i sadece insanlardan değil, 'bütün varlıklar'dan istemiştir. Nitekim Nur:4. ayette şöyle buyurulmaktadır: "görmedin mi ki göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçmakta olan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedirler. Hepsi kendi salatlarını (salatehu) ve tesbihlerini hiç şüphesiz bilmiştir…"
İkincisi, bu 'yönelme'nin 'şekil' şartı ile ilgilidir. Bizler, geçmiş ümmetlerin hangi şekil şartlarını yerine getirerek namazlarını kıldıklarını bilemiyoruz. Bildiğimiz şey, onların da Allah'a yönelerek 'salat' ibadetini yerine getirdikleridir. Fakat Kur'an'ın inzal oluşundan sonra, "namazların vakitlerinin tayin edildiğini" (Nisa:103; Hud:114; İsra:78; Nur:58), rüku, sücud, kıraat gibi farzlarının Kur'an ayetleriyle sabit olduğunu (Bakara:125; Tevbe:112; Hicr:98; Hacc:26; Şuara:217,218,219, vd.) biliyoruz. Ayrıca Hz. Peygamberin 'salat' ibadetini icra ediş şeklini de sahih sünnetten biliyoruz. Buradan şu sonuç çıkar ki, 'namaz' olarak bildiğimiz 'salat' ibadeti, bir 'özel yöneliş'tir. Şekil şartları vardır ve bunlara riayet edilmelidir. Aksi taktirde, bu yönelişin beklenen sonucu hasıl etmesi mümkün olmayacaktır. Nitekim Enfal Suresi 35. ayeti, bunun açık kanıtıdır.
Fakat şekil şartının ötesinde bir de 'içerik' şartı vardır ki, bu daha da önemlidir. Çünkü 'salat' ibadetinden asıl beklenen, kulun Allah'ın istediği doğrultuda yaşamasıdır. Eğer kişi şekil şartlarını yerine getirdiği halde, kendisinden beklenen diğer sorumlulukları yerine getirmiyorsa, orada bir 'riya' (veya 'münafıklık') yahut da 'ihmal' durumu vardır. Yani kişi ya inanmadığı halde namaz kılıyordur (veya kılıyor gibi yapıyordur) yahut da namaz kılmakla kendisinden beklenen şeylerden gafildir. Nitekim Maun Suresi ilk duruma işaret etmektedir. Burada "vay o namaz kılanların (musallin) haline" denilerek, namazın şekil şartlarını getiren bazıları kınanmaktadır. Çünkü bu kişiler, namazlarından (salatihim) gafildir; ikiyüzlülük yapıp, yetim malı yemektedirler. O halde, namaz kılanın (yani Allah'a yönelmiş birinin) yerilen bu eylemleri yapmaması gerekmektedir. Aynı vurgu, Hud:87 ayetinde de vardır. Burada kavmi, Şuayb (a.s.)'a hitaben şöyle demektedir: "Senin namazın mı (salatuke), babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor?..." Görüldüğü gibi, bu ayet, salat (yönelme) eyleminden beklenen sonucu gayet net ifade etmektedir. Çünkü eğer Şuayb (a.s) bütün varlığıyla Allah'a 'yönelmişse', o zaman elbette ki kavminin taptığı putları reddedecek ve o 'put düzeni'nin doğal sonucu olarak hasıl olan 'ekonomik adaletsizliğe' de karşı çıkacaktır. İşte bu ayette geçen 'salat' ifadesini böyle algılamak gerekir. Yoksa kavmi, Hz. Şuayb'ı şeklen namaz kılarken gördüğü için bu sözü söylemiş değildir. Burada, Hz. Şuayb'ın 'kıldığı namaz'ın işlevi ile ilgili bir husus vardır ve ayet de buna işaret etmektedir. Müddessir Suresi 43. ayette de yakıcı ateşe girecek olan suçluların: "biz namaz kılanlardan (musallin) değildik" itirafından bulundukları bildirilmekte ve dünya hayatında 'yoksula yedirmedikleri', 'boş şeylere daldıkları' ve 'ceza gününü yalanladıkları' beyan edilmektedir. Şu halde, 'musalli' olmak demek, aynı zamanda diğer ibadi veya ahlaki sorumlulukları da yerine getirmek demektir. Ankebut:45'te bu durum açıkça ifade edilmiştir. Buna göre namaz, kişiyi "hayasızlıklardan (fahşa) ve kötülüklerden (münker) alıkoyar." Eğer yapılan eylem ('yöneliş'), bu işlevini icra etmiyorsa, bir değeri yoktur. Özetle namaz, bir 'yaşam biçimi'nin kopmaz bir parçasıdır. O yaşam biçiminin bilinen adı İslam'dır ve namaz da bu yaşam biçiminin en önemli rükunlarından/ilkelerinden biridir. Nitekim En'am suresinin 162. ayeti bu gerçeği en açık şekilde ifade etmektedir: "De ki: benim namazım (salat), ibadetlerim (nüsuk), hayatım (mahya) ve ölümüm (memat) Alemlerin Rabbi olan Allah içindir."
Ayrıca, mü'min kulun Rabbine içten yönelişin ifadesi olan 'salat', sonuçlarını ancak onu 'gereğince' yerine getiren kişide gösterir. Bu nedenle namazın 'kılınması', 'dosdoğru' kılınması anlamındadır. Nitekim namaz kılmanın övüldüğü veya onu teşvik eden her yerde 'akim'us-salat' terkibi kullanılır ki, bu ayetlerde sadece 'şekil' şartlarının değil, bütün bağlantılı ameli sonuçlarının da kast edildiği açıktır (Bakara:3,43,83,110,177,277; Nisa:77,102,142,162; Maide:6,16,55; En'am: 72; A'raf:170; Tevbe:5,11,18,71; Yunus:87; Hud:114; Ra'd:22; İbrahim:31,37,40; İsra:78; Taha:14; Enbiya:73; Hacc:35,31,78; Nur:37, 56; Ankebut:45; Rum:31; Lokman:4,17; Ahzab:33; Fatır:18,29; Şura:38; Mücadele:13; Müzzemmil:20; Beyyine:5). Burada namaz ibadeti ile diğer ibadetler arasındaki ilişkinin de vurgulanması gerekmektedir. Her ne kadar, Kur'an:"namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan verirler" (Hacc:35); "namazı kılın ve O'ndan korkup-sakının" (En'am:72; "sabır ve namazla yardım isteyin" (Bakara:45,153) gibi ayetlerde, namazla birlikte, başka bir sorumluluğu da zikretmişse de, tıpkı "iman edip salih amel işleyenler" ifadesinde olduğu gibi "namaz kılan ve zekat verenler" terkibini daha sıklıkla kullanır ki, bu önemlidir (Bakara: 110, 177; Maide:12,55; Tevbe:5,11,18,71; Meryem:31,55; Hacc:41,78; Nur:56; Lokman:4; Ahzab:33; Mücadele:13; Müzzemmil:20). Buradan, ibadetlerin İslami yaşam biçiminde birbiriyle bağlantılı oldukları sonucu çıkarılabileceği gibi, namaz ve zekat ibadetlerinin 'önemi'ne dair de bir neticeye ulaşılabilir. Nitekim her iki ibadet de, İslam'ın temel şiarlarının başında sıralanmışlardır. Ancak namazın farklı bir boyutu daha vardır ki o da şudur: diğer ibadetler, yılın veya ömrün belirli zamanlarında eda edilirlerken, namaz her gün yapılan bir ibadettir. Dua, niyaz, övgü ve istiğfar boyutları itibarıyla da, bilincin sürekli canlı tutulmasını sağlayıcı bir özelliği vardır.
Namazın 'dosdoğru' kılınmasının bir diğer şartı da, onun vakitlerinde (Nisa:103), aksatılmadan, düzenli olarak (Mearic:23) ve huşu içinde ifa edilmesi (Mü'minun:2,9) gereklidir. Mü'min mazeret halleri hariç, namazında daim olan kişidir. Bugün İslam dünyasının farklı bölgelerinde görülen ve sadece Cuma ve Bayram günlerinde namaz kılma pratiği, İslam'ın değil, geleneğin ürettiği biçimlerdir ve Kur'an'ın tarif ettiği dosdoğru namaz kılma eylemine karşılık gelmemektedir.
'Sa-le-ve' kökünden türeyen 'salavat' kelimesi ise, aslında 'salat'ın (yani 'yönelme' eyleminin) çoğul ifadesidir (Mü'minun:9); ancak ifa edilen namazın sayıca çokluğu manasına da kullanılır. Bu manada, Allah'ın (Bakara:157), Resulü'nün (Tevbe:99), Meleklerin (Ahzab:56) ve kulların 'salat'ı (veya 'salavat'ı) vardır. Hatta Kur'an, ilk dönem Hıristiyanlarının ibadet ettikleri mekanlar anlamında 'kiliseler' için dahi 'salavat' kelimesini kullanmıştır (Hacc:40). Denilmiştir ki, Allah'ın salavatı, müminleri tezkiye etmesi; Peygamberin salavatı, müminlere dua etmesi; meleklerin salavatı, tıpkı insanlarınki gibi dua ve istiğfar anlamındadır. Bunlar, 'salavat'ın anlamını, tek bir noktaya hasredici yaklaşımlardır ve eksiktir. Halbuki, Allah'ın salavat'ı, kuluna yönelmesi, onu 'görüp kollaması', bağışlaması, tezkiye etmesi vb; Peygamberin salavatı, ondan kendilerine yönelmesini isteyenlerin davetine icabet edip, onların yaptıklarına onay vermesi, onlara destek olması, onların salih kişiler olduklarına şahitlik etmesi, onların bağışlanmalarını dilemesi, vb; Meleklerin salavat'ı, yöneldikleri kişinin söz ve eylemlerini tasdik etmeleri, ona destek olmaları, onun için mağfiret dilemeleri vb; kulun salavatı da, Allah'a yöneliyorsa, dua, istiğfar, övgü, niyaz; başka bir şeye yöneliyorsa, o şeyin zati özellikleriyle bağlantılı bir yöneliş eylemidir (örneğin: tasle'n-nar, ateşe yönelip, girme manasındadır). Hal böyle olunca Ahzab Suresi 56. ayetinde emir sigasıyla gelen: "ey iman edenler! Siz de ona (peygambere) salat edin ve tam bir teslimiyetle ona teslim olun" ifadesinin manası, gelenekte olduğu gibi, "dil ile salavat getirmek"ten çok farklı olmaktadır. Yani bu ayet, Hz. Peygamberin isminin anıldığı her yerde, müminlerden "salat-u selam getirmelerini ve başka bir şey yapmamalarını" istememekte, bilakis (hitabın doğrudan ve ilk muhataplarının sahabe olduğu da düşünüldüğünde) müminlerden Peygamber'e (yani O'nun davetine) yönelmelerini, O'na destek olmalarını, O'nunla birlikte cihad etmelerini vb. istemektedir. Ayetin Hz. Peygamberden sonra gelen müminlerden istediği de aynı şeydir. Bu müminler de, Hz. Peygamberin getirdiği mesaja/vahye yönelecekler; ona destek olacaklar, onun uğrunda cihad edeceklerdir. İşte müminlerin asıl 'salavat'ı budur. Elbette ki Hz. Peygamberin adı anıldığı zaman, onu gıyaben de olsa selamlamak ve onun için dua etmek de güzel bir davranıştır. Fakat bu, tabir-i caizse, gelenekte olduğu gibi, 'kuru kuruya' bir selamlama ve dua olmamalıdır. Asıl 'salavat', O'nun Kur'an'ı ahlak edinmişliğini örnek almaktır. Buradan hareketle, namazlarda okunan Tahiyyat ve Salli-Barik'lerdeki 'salli' ve 'salavat' ifadelerini doğru anlamak da mümkün olabilecektir. Bir övgü ifadesi olan, 'tahiyyat'taki 'salavatu lillah' ifadesi, ihlaslı bütün yönelişlerin Allah'a olduğunu ifade eder. "Allahumme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed" ifadesinde ise, Allah'tan Muhammed (AS)'a ve onun ümmetine yönelip, her manada onları desteklemesi, bağışlaması vb. niyazında bulunulur (ve tabii ki bu niyazın kabulü için gerekli olan diğer mükellefiyetlerin yerine getirileceği sözü verilmiş olur). Yoksa 'salli-barik'ler, asla sadece dil ile ve kolay yoldan sevap kazanma kasdıyla söylenilen cümleler değildirler.
Namazın/salat'ın 'anlam'ını yakalamanın bir diğer (ve önemli) yolu da rükünlerinin künhüne vakıf olmaktır. 'Tekbir' ile başlayıp 'selamlama' ile biten bu ibadette, kulun, kul oluşunun bütün veçheleri en net şekilde görülür. Kul, "Allahu Ekber" diyerek "en büyük" olanın huzurunda durur ('Kıyam'). Bu kulun bir nevi 'saygı duruşu'dur. Akıl ve kalp, tam bir teslimiyetle Rabbine yönelir. Ardından kul, bir tesbihat, övgü, yüceltme ve bir tasdik beyanı olan Subhaneke duasını okur. Bu duadan sonra, musalli, namazın her rekatında okunan Fatiha Suresi'ne geçer. Burada kul, önce Rabbini över; O'nun kullarına çok acıyan, merhametli bir ilah olduğunu tasdik eder ve Rahman ve Rahim sıfatıyla hayatı ve ölümü yaratanın, Ceza Günü'nde bütün insanlardan soracağının bilincinde olduğunu ikrar eder. Ve bu ikrarını, kendisiyle aynı inancı paylaşanlarla birlikte, ilahi mesajın en merkezi kavramlarından biriyle izhar eder: "yalnız sana ibadet ederiz." Evet, bu ikrar, aynı zamanda, başka mabudların, ilahların, önderlerin ve efendilerin reddidir. İkrarın devamında gelen: "yalnız Senden yardım isteriz" cümlesi de, musalli'nin, 'isteme'nin 'boyun eğmek', 'üst otorite kabul etmek', yani Rab edinmekle bağlantılı olduğunun bilincinde oluşuna delalet eder. Ve kul, ardından, "istenecek şeylerin en değerlisini" ister: "Bizi doğru yola ilet." İşte bu, musalli'nin namaz içinde Rabbinden ilk isteğidir. Kul, en değerli şeyi, en önce istemektedir. Çünkü bilmektedir ki, "bu yol" her şeyin anlamını bulduğu yoldur; ancak o yola girenler hedefe ve 'nimet'e ulaşabilirler. O yoldan uzak duranlar ise ya sapıtırlar ya da gazaba uğrarlar. Hidayet duası ile biten niyazdan sonra, kul, dilerse hakikat beyan eden (uzun-kısa) pasajları okur, dilerse vahyin dua içerikli pasajlarından okuyarak niyazına devam eder. Sonra bütün rükünler arasında söyleyeceği 'tekbir' kelimesini getirerek, Rüku'ya gider. Rüku, Rabbin (yani 'efendi'nin) önünde saygı ve itaat ifade eden muazzam bir eylemdir. Ve kul bu itaatini: "azametli Rabbimi tesbih ederim" sözleriyle gösterir. Rüku'dan kalkarken de, Rabbinin kendisini görüp-gözetlediğinin bilincinde olarak: "Allah, kendisini öveni işitir" diyerek doğrulur. Rüku'nun ardından, saygı ve itaatin zirvesi olan 'Secde' eylemi gelir. Kulun alnı, secde halinde yerdedir; burada gayet güzel bir kinaye vardır ki o da şudur: kulun başı en aşağı noktada iken, kendisi manen en yüksek mertebededir! İşte tam bu halde iken, kul, "yüce Rabbini tesbih eder." Gerçekten de, secde halindeki kul için, Rabbi 'en yüce' mertebededir. Sonra, bu zirve halinden ayrılan kul, ikrar, övgü, tesbihat, yüceltme ve tasdik içeren eylemlerini (Kıraat, Rüku ve Sücud) bir kez daha ('te'yiden') tekrar eder. Sonra oturur. Oturuş saygı içinde gerçekleşir ve kul, Tahiyyat duası ile bu hürmetini gösterir. Tahiyyat, namazın rükünleri arasında değildir; fakat güzel anlamlarla yüklü olması nedeniyle müminlerin tekrarladıkları bir duadır. Kul, burada önce Rabbini över, sonra O'nun Resulü'nü selamlar, Allah'ın rahmet ve bereketinin onun üzerine olmasını diler; ardından Allah'ın salih kullarını da selamlar ve nihayet Tevhid'e şahitlik eder. Muhammed (AS)'in Allah'ın önce kulu, sonra Resulü olduğunu ikrar eden musalli, iki rekatlı namazlarda tahiyyat'tan sonra, dilerse önce sağa sonra sola selam vererek, dilerse de 'Salli-Barik' ve 'Rabbena' dualarını okuyarak namazını bitirir. Bu dualarda da kul, Rabbine yakarışta bulunur ve O'ndan, tıpkı Hz. İbrahim'e ve aline yaptığı gibi, Hz. Muhammed'e ve aline (ümmetine) 'yönelip', yardım etmesini, onları bağışlamasını, bereketlendirmesini ister. Sonra 'Rabbena' dualarıyla, O'ndan kendisine "dünyada ve ahirette iyilik ve güzellik vermesini, Ahirette'de ateşin azabından korumasını" diler. Yetinmez; kendisinin, anne-babasının ve bütün müminlerin, Hesap Günü'nde mağfiret edilmesini niyaz eder. Nihayet sağına ve soluna (Kiramen Katibin'i ve diğer salih kulları düşünerek) selam verir ve namazdan çıkar.
Görüldüğü gibi, namaz, bir kulun Rabbine karşı "en mükemmel şekilde" yönelişinin ifadesidir. Bir ilaha, bir mabuda, bir efendiye bağlılık bundan daha kusursuz bir şekilde yapılamaz. Ve bir kulun, niyazları, yakarışları ve duaları da bundan daha samimi bir eda ile dile getirilemez. İşte bu nedenledir ki, namazı 'gereği gibi', 'dosdoğru' kılanlar, yönelmenin en asli manasıyla Allah'a yöneliyor ve kulluklarını da hakkıyla yerine getiriyorlar demektir.
Salat, öylesine kapsamlı bir 'eylem'dir ki, mü'minin Rabbine 'tek başına' yönelişini ifade ettiği gibi, Ümmet'in Rablerine topluca yönelişlerini de karşılar. Bu yönelişlerin en bilinenleri, Cuma ve Bayram Namazları'dır. Her iki namaz da, müminlerin bağımsız siyasi varlıklarının ifadesi olarak ve kendi aralarındaki meselelerini tartışıp, Allah'a bağlılıklarını bildirdikleri ibadetlerdir. Bundan başka, müminlerin, 'özel' anlarda icra ettikleri 'yöneliş'ler de vardır ki, Küsuf ve Husuf namazları, Cenaze Namazı, Şükür Namazı, Teravih Namazı ve Nafile namazlar bunlar arasındadır. Bu böyledir, çünkü mü'minin her işinde, her anında Allah'a yönelmesinden daha doğal bir şey olamaz. Mü'minler topluluğunun 'diri' bir toplum oluşunun nedeni de zaten budur.

 

Kavramlar/İktibas Dergisi-Haziran 2007

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

19/6/2007 - Kur'an'ın Beyana İhtiyacı Var mı?

Kategori: kavramlar

KURAN'IN BEYANA İHTİYACI VAR MI?

Günümüz Müslümanlarının Kur'an'ı anlama konusunda karşılaştığı güçlüklerden çoğu Kur'an'ın anlaşılmaz olmasından değil, kişisel zaaflardan, asırlardır geliştirilen yanlış yönlendirmelerden, Kur'an'ı anlama konusunda daha önce varolan peşin hükümleri ve öncülleri bir yana bırakamamadan kaynaklanmaktadır. Geçmiş alimlerin çoğunun, kritik eden ve doğruyu yanlıştan ayırmaya yönelik çalışmalar yerine, salt aktarıcılığı yeğlemeleri, tarihin bir döneminde şu ya da bu nedenle anlamlarında sapma meydana gelen Kur'ani kavramların bu yanlış anlamlarının günümüze değin gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Zamanla bir Kur'ani kavramın ne olduğu ve mahiyeti konusunda ilk etapta Kur'an'a başvurulacağı yerde Kur'an dışındaki kaynaklarda o kavram hakkında nelerin söylendiği araştırılır olmuştur.

Kur'ani kavramlara, Kur'an'da yüklenen anlamların dışında manalar yüklenmesi, doğal olarak insanların Kur'ani kavramlar kullanmalarına karşın düşüncelerinin Kur'an'ın çok uzağında şekillenmesine neden olacaktır. Bu çalışmamızda, anlatmaya çalıştığımız konuyla ilgili olarak, Kur'ani kavramların Kur'an'da nasıl kullanıldığı ve bu kavramlara ne gibi bir anlam yüklendiği, buna mukabil günümüzde nasıl anlamlandırıldığına ilişkin iki kavramı örnek olarak seçeceğiz. Ele alacağımız bu iki kavramdan bilhassa birincisi genellikle meal ve tefsirlerde yanlış olarak Türkçe'ye çevrilmekte ve dolayısıyla zihinlerde çok farklı bir imajın doğmasına neden olmaktadır. Bu konudaki hassasiyetimiz; anılan ibarenin yanlış olarak Türkçe'ye çevrilmesinden duyduğumuz rahatsızlıktan ziyade, bu yanlışlığın üzerine çok daha başka ve temel yanlışlıkların bina edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Aslı B-Y-N olan ve Kur'an da fiil olarak çoğunlukla beyyene ve tebeyyene babları kullanılan bu kelime genellikle açıklamak, tefsir etmek, yorumlamak ve tamamlamak anlamlarında kullanılmaktadır. Bu bağlamda örneğin Nahl suresi 44. ayete: "Açık delillerle ve Kitaplarla sana da bu zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın (litubeyyine) ta ki düşünüp öğüt alsınlar." şeklinde anlam verilir. Açıklamak ifadesi Türkçe sözlüklerde; "bir sözün bir yazının ne anlatmak istediğini belirtmek, tefsir etmek ya da bir sorunun örtülü kalan yönlerini aydınlatmak, izah etmek", şeklinde tanımlanmaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki ayette geçen "litubeyyine" kelimesi açıklamak şeklinde çevrildiğinde; Peygamberin (S.A.) Allah'tan gelen ayetlerin örtülü kalan yanlarını izah ettiği ya da ayetlerin ne anlatmak istediğini yorumlayarak anlattığı şeklinde bir sonuç çıkmaktadır. Genellikle de yukarıda örneği verildiği üzere ayetlerin beyan edilmesi ibaresinden Peygamberin vahyi yorumladığı, anlaşılmayan yönlerini aydınlattığı anlaşılmış ve anlatılmıştır.

Oysa beyyene fiili, ortaya koymak, açığa vurmak, gizli kalmış bir şeyi ortaya çıkarmak, duyurmak, haberdar etmek demektir. Kur'an'da da hep bu anlamda, gizleme (keteme) ve örtmenin (hafeye) zıddı olarak kullanılmıştır. Örneğin: Bakara suresi 159. ayette; "İndirdiğimiz açık delilleri (beyyinat) ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten (beyyennahu) sonra gizliyorlar (yektumune), işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanetçiler lanet eder." Yine Al-i İmran suresi 187. ayette; "Allah kendilerine kitap verilenlerden Onu insanlara duyuracaksınız (letubeyyinunnehu), gizlemeyeceksiniz (la tektumunehu) diye söz almıştı, fakat onlar verdikleri sözü arkalarına attılar ve az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür!" şeklinde kullanılmıştır. Bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere beyyene fiili gizleme anlamına gelen keteme fiilinin karşıtı olarak ortaya çıkarma anlamında kullanılmaktadır. Maide suresi 15. ayette ise; "Ey Kitap ehli Resulümüz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz (tuhfune) şeylerin çoğunun sizin için ortaya çıkarıyor (yubeyyinu), çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi." denilerek ehli kitabın kendilerine gönderilen kitapta yaptıkları tahrifat sonucu gizledikleri birçok konunun Resulullah Muhammed (A.S.) tarafından yeniden ortaya çıkarıldığı vurgulanmaktadır.

Beyyene fiilinin Kur'an'daki diğer kullanımlarında da biraz önce belirttiğimiz ortaya koyma, açığa çıkarma, duyurma, haberdar etme anlamları hakimdir. Örneğin İbrahim suresi 4. ayette duyurma, haberdar etme anlamına kullanılmaktadır; "Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara duyursun (litubeyyine). Sonra Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O azizdir, hikmet sahibidir."

Kitap, insanların anlaşmazlığa düştükleri konularda Allah'ın hükmünü ortaya koymak, insanların sakınacakları şeyi açığa çıkarmak için indirilmiştir. Aşağıdaki ayetler bu konu ile ilgilidir:

"Sana Kitab'ı hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyi açığa çıkarman (litubeyyine) ve iman eden bir toplum için yol gösterici ve rahmet olsun diye indirdik." (16/64) (Bkz. aynı anlamda 16/39, 43/63)

"Allah, doğru yola ilettikten sonra, sakınmaları gereken şeyleri ortaya koymadıkça (yubeyyine) bir toplumu saptırmaz. Allah her şeyi bilendir." (9/115) (Bkz. 2/187)

"Ey Kitab ehli! Elçilerin arasının kesildiği bir boşluk meydana geldiği sırada size elçilerimiz geldi, haberdar ediyor ki (yubeyyinu) bize bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi demeyesiniz. İşte müjdeci ve uyarıcı geldi. Allah her şeye gücü yetendir." (5/19)

Kitap ayrıca insanlar arası ilişkilerde insanların kendi başlarına karar verip düzenleme yapamayacakları konulara açıklık getirmek amacıyla indirilmiştir. Örneğin, içki ve kumar (2/219), evlilik ve zina (2/221), (4/26), boşanma (2/242), miras (4/176), yemin ve kefareti (5/89), iftira (24/18), çocukların ebeveynin yanına giriş ve çıkışı (24/58-59), başkalarının evine giriş ve orada nasıl davranılacağı (24/61) konularında Allah'ın hükmü ayrıntılı olarak ortaya konarak konulara açıklık getirilmektedir. Buna bir örnek olarak Bakara suresi 219. ayeti zikredebiliriz:

"Sana içki ve kumardan soruyorlar, de ki: O ikisinde büyük günah vardır. İnsanlara bazı faydaları varsa da günahları yararlarından büyüktür; ve sana Allah yolunda ne infak edeceklerini sorarlar. De ki: Af (artanı). Allah size ayetlerini böylece duyuruyor ki düşünesiniz."

Tebeyyene fiili Kur'an'da, ortaya çıkmak, belli olmak, aşikar olmak, farkına varmak, araştırmak anlamlarında kullanılmakta ve tüm kullanımlarda tefsir etmek ve yorumlamakla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır.

Farkına varmak, ayırdetmek, anlaşılmak anlamlarında Kur'an'da şu ayetler kullanılmaktadır:

"(Süleyman'ın) ölümüne hükmettiğimizde onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Süleyman) yıkılınca anlaşıldı ki (tebeyyenet) eğer cinler gaybı bilseydi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı." (34/14)

Oruçla ilgili olarak Bakara suresi 187. ayette hükümlerin ortaya konulması sırasında "...şafağın beyaz ipliği siyah iplikten ayırdedilinceye (yetebeyyene) kadar yiyin için..." denilerek tebeyyene fiili iki şeyin birbirinden ayırdedilmesi anlamında kullanılmaktadır.

Yine kimi ayetlerde apaçık belli olmak, aşikar olmak anlamlarında şu şekilde kullanılmaktadır:

"Ehli kitaptan çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan (tebeyyene) sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler..." (2/109)

"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan ayrılmıştır (tebeyyene)" (2/256) (Bkz. 47/25, 32)

"Hak ortaya çıkmışken (tebeyyene) sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle tartışıyorlar." (8/6)

Kur'an'da tebeyyene bir şeyin hakikatini araştırmak anlamında Hucurat suresi 6. ayette; "Ey iman edenler size fasık bir adam haber getirdiğinde onun doğruluğunu araştırın (fetebeyyenu). Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Bkz. aynı anlamda 4/94) şeklinde kullanılmıştır. Bane fiilinin masdarı olan beyan Rahman suresinin 4. ayetinde Kur'an'ın bir ismi olarak zikredilmektedir. Ayrıca Al-i İmran suresi 138. ayette "Bu (Kur'an) insanlara bir duyuru (beyanun), muttakilere yol gösterme ve güzel öğüttür" denilerek Kur'an'ın bir beyan olduğu tekrarlanmaktadır. Kıyamet suresinde ise; müşriklerin sürekli baskıları ve yönelttikleri çeşitli sorular karşısında Peygamber (A.S.)'in aceleci bir davranışla kendiliğinden cevap vermeye çalışması üzerine, böyle davranmaması gerektiği, Kur'an'ın bir sistem olarak toplanmasının ve okutulmasının (duyurulmasının) Allah'a ait olduğu belirtildikten sonra "Sana (Kur'an'ı) okuduğumuzda onun okunuşunu takip et. Sonra onun beyanı da bize aittir." (75/18-19) denilmek suretiyle Kur'an'ın açıklanmasının (beyan edilmesinin) yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğu hatırlatılmaktadır. Yukarıda zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz Kur'an'ın diğer ayetlerinde beyyene ya da tebeyyene kelimeleri hiçbir zaman tamamlamak, tefsir etmek, yorumlamak, anlaşılmayan, müphem kalan hususları izah etmek anlamında kullanılmamıştır. Kaldı ki tefsir etmek, yorumlamak daha önce varolan ve açıkça anlaşılamayan bir söz ve davranış üzerinde yapılabilir. Oysa Kur'an'ın mesajı Kur'an'ın indiği toplumda bilinmiyordu. Bu nedenle bilinmeyen bir şeyin yorumlanması mümkün değildir. Ancak mümkün olan şey; onun bilinir kılınması diğer insanların da bu hakikatlerden haberdar edilmesidir. Dolayısıyla Peygamberlerin görevi kendilerine gönderilen zikri yorumlamak, kapalı kalmış yönlerini izah etmek değil, bu mesajları insanlara duyurmaktır, onları da haberdar etmektir (16/44-İsa (A.S.) için de aynı anlamda 43/63).

Kur'an'da ayetlerin ayrıntılı olarak anlatılması ile ilgili başka bir kelime de "fassale" fiilidir. Fassale sözlüklerde bir işin ya da bir sözün ayrıntılarıyla anlatılması olarak tanımlanmaktadır. Kur'an'da bir kısım ayetlerde Kitab'ı niteleyen bir sıfat-fiil olarak kullanılmakta ve Kitab'ın tafsil edildiği vurgulanmaktadır. Örneğin Hud suresi 1. ayette; "Elif Lam Ra. (Bu) hikmet sahibi her şeyden haberi olan tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve ayrıntılarıyla anlatılmış (fussilet) bir Kitap'tır." (Bkz. aynı anlamda 41/3) denilmek suretiyle Kitab'ın ayrıntılandığı vurgulanmaktadır. Yalnızca Resulullah Muhammed (A.S.)'e verilen Kitap değil, Musa (A.S.)'ya verilen Kitap da tafsil edilmiştir. En'am suresi 154. ayette bu konu ile ilgili şöyle denmektedir: "Sonra iyilik edenlere tamamlamak ve her şeyi ayrıntılarıyla anlatmak, (tafsilen) doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Musa'ya Kitab'ı verdik. Rablerine varacak olanlar belki inanırlar." (Bkz. aynı anlamda 7/145)

Ancak burada her şeyin ayrıntıları ile anlatılmasını, Kitab'ın gerekli gereksiz bir dizi teferruatla dolu olduğu şeklinde anlamamak gerekmektedir. Biraz sonra alıntılar yapacağımız ayetlerden de anlaşılacağı üzere her şeyin ayrıntılı anlatılmasının sınırları bireyin hidayeti için gerekli olan tüm bilgilerin Kitab'da varolması ve bu bilgilerin anlaşılır olması ile belirlenmektedir. Başka bir ifadeyle; Kitab hidayete ulaşmak için gerekli tüm bilgileri içermesi ve anlaşılır olması anlamında tafsil edilmiş, gerekli gereksiz bilgileri içeren teferruat anlamında tafsil edilmemiştir Kur'an. inananlar için bir hidayet ve rahmet olarak bir ilme göre tafsil edilmiştir. (7/52)

"Üzerine Allah'ın adı anılanlardan neden yemeyesiniz? Çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında size haram kıldığı şeyleri ayrıntılarıyla anlatmışken (fassele) doğrusu birçokları körü körüne h*******arına uyarak saptırıyorlar. Şüphesiz Rabbin sınırı aşanları bilir." (6/119)

Ayet, müşriklerin kendi h*******arından koyduran yasakları eleştirerek etleri yenilecek hayvanların açıkça ve tafsilatlı olarak anlatıldığını, yenilebilecek şeyler konusunda helal ve haram sınırlarının belirlendiğini, dolayısıyla kişinin hidayeti için gerekli bilgilerin verildiğini vurgulamaktadır.

Fassale ile ilgili diğer Kur'an ayetlerinde özellikle evrendeki birtakım ayetlerden bahsedildikten sonra (evrenin yapısı, güneş, ay, yıldızlar gibi) Allah'ın, ayetleri tafsil ettiğinden bahsedilmektedir.

"Biz gece ve gündüzü iki ayet yaptık. Gecenin ayetini sildik yerine gündüzün ayetini aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizden bir lütuf arayasınız, hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Her şeyi ayrıntılarıyla anlattık (fassalnahu tafsila)." (17/12)

"Güneş'i ışık, Ay'ı nur yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay'a konaklar düzenleyen O'dur. Allah bunları hak ile yaratmıştır. Bilen bir kavim için ayetleri ayrıntılı anlatmıştır (yufassilu)." (10/5)

Ayetlerde o günün insanının her gün müşahede ettiği, ancak gerçekliğine vakıf olamadığı Allah'ın evrendeki ayetlerine işaret edilerek, Allah'ın egemenliği, Allah'ın uluhiyyeti insanlara hatırlatılmaktadır. Bu ayetlerden günümüzdeki bilimsel çalışmalarla ulaşılan sonuçlara kaç asır önce işaret edildiği şeklinde bir anlayış çıkarılmamalıdır. Böyle bir anlayış Kur'an'ın nasıl bir kitap olduğu sorusuna sıhhatli bir cevap verilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Dikkat edilirse evrenin yapısı ile ilgili ayetlerde bir ilahi düzenin varlığı ve böyle bir düzeni tesis eden varlığın insan üzerindeki egemenliği, sınırsız gücü insanın bu mutlak varlık karşısındaki acizliği sürekli ön plana çıkarılmaktadır.

Burada gözden kaçırılmaması gereken diğer bir nokta da fassale fiilinin Kur'an'da yalnızca Allah'a izafe edildiğidir. Başka bir deyişle ayetlerin ayrıntılarıyla anlatılması vakıası, bizzat Allah tarafından gerçekleştirilen bir hadisedir. Allah'ın dışında başka hiçbir merciin ayetleri tafsil etmesi Kur'an açısından bakıldığında mümkün değildir.

 

Mehmet Akif Ersin

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

16/6/2007 - Zihniyet

Kategori: kavramlar

 

Zihniyet*

"Modern literatürde "bilinç" (felsefe çevrelerinde "görüş tarzı") ile karşılanan ama daha oturmuş bir kullanıma sahip olan "zihniyet" kelimesi, zihin kavramından gelir. Zihin ise genelde algılama, anımsama, düşünme, değerlendirme, karar verme aşamalarında rol oynayan yetenekler bütünüdür. Yansımaları; duyumlar, algılar, duyular, bellek, arzular, çeşitli akıl yürütme biçimleri, güdüler, tercihler, kişilik özellikleri ve bilinçdışı oluşumlarda görülür; düşünme, bilgi, niyet(amaç) gibi olgularla birlikte ele alınır."
"Zihniyet; insan ya da toplumların insan, toplum ve doğa üstüne düşünce tarzı, onları algılama biçimi ve bu algılamaya bağlı ortaya konan bir tavır olarak görülebilir. Bu bağlamda zihniyet bir bilgi türü değil, bir bilme tarzıdır. Bu bakımdan toplumsal şartları ifade eden gelenek, din ve daha kapsamlı görünümüyle kültürden ve ideolojiden (benzerliklerine rağmen) farklıdır."
Bir görüş veya düşünce ait olduğu zihniyetin dışında anlamını ve değerini yitireceğinden başka bir zihniyete aktarılması halinde orijinalliği bozulmuş olur. Bir zihniyetin kendisi benimsenmeden ona ait kimi değerlerin benimsenmesi ve başka bir zihniyete uyarılmaya çalışılması, o değeri bozacağı gibi aktarılan zihniyetin bozulmasına da neden olur. Zihniyetler arasındaki doku uyuşmazlığı algılamayı ve anlam vermeyi olumsuz etkiler.
Bütün dünya görüşleri, düşünce tarzları, sosyal ve kültürel oluşumlar belli bir zihniyetin dışa yansımasıdır. O bakımdan hiçbir düşünce ve görüş dayandığı zihniyetten ayrı olarak pratiğe yansıtıldığında bağlı olduğu zihniyette verdiği sonucu vermez. Zira ona hayat veren şey dayandığı zihniyettir.
"Sosyal kültürel dünyamız kognitif**, normatif ve maddi yönlerden oluşan bir yapıdır. Zihniyet bu yapılardan kognitif olanı oluşturmaktadır." Bu yapının öğeleri birbirlerinden farklı olsalar da iç içe oluşumlardır. Biri diğerinde kendi temelini veya yansımasını bulabilmektedir. Zihniyet, kognitif yapıyı oluşturmasına rağmen inanç, düşünce, sanat, siyasi, ekonomik v.b. alanlarda yansıması görülen bir öğedir. Maddi ve manevi her alanın bir şekilde zihniyetle ilişkisi vardır.
Zihniyet; düşünce, kültür, sanat bilim v.b. insan zihni tarafından üretilen her şeyin öznel formudur. "Toplumsal ve zihinsel" süreçlerin bileşkesinde ortaya çıkan bir olgudur. Zihin ve bilgi ile doğrudan bağlantılı kişisel bir durum olan zihniyet, toplumsal bağlantılarla beslenerek şekillenir ve bir form kazanır.
Toplumsal anlamda zihniyet, kültürlerin insana ve doğaya bakış tarzıdır. Dünya görüşü, çağın anlayışı ve kültürü karşılayan zihniyet, aynı zamanda farklılıkları veya benzerlikleri sağlayan şeydir. Ahlak ve kültürle ciddi bağlantıları olmakla birlikte onlarla özdeş değildir. Daha ziyade "içsel bir duyuş ve inanış" olan ahlaka karşın zihniyet bir yaşam tarzıdır. Zihniyet, hareket ve davranışlara yön veren kural, kaide ve ölçüdür. Değer hükümleri, tercih ve eğilimler toplamıdır. Toplumun dini, ahlaki, ekonomik, sosyal, siyasal şartların bileşkesinde oluşan ve insanın insan, toplum ve doğaya karşı genel bir bakış tarzıdır. Pek çok değişkenin bileşkesinde ortaya çıkan bir olgudur
Toplumsal yapılar, siyasi, ekonomik ve sosyal oluşumlar; felsefecilere göre doğu ve batı zihniyeti; günümüzde modern ve geleneksel zihniyet veya rasyonel ve rasyonel olmayan zihniyet şeklinde temellendirilmektedir. Bu tanımlar toplumları kapsadığı gibi, kişileri de kapsamaktadır. Modern dünyanın felsefi ve sosyolojik tanımlarının kategorize ettiği zihniyet tanımında din, zihniyeti oluşturan yan öğelerden biri olarak görülmektedir. Diğer öğelerin yanında dine verilen rol toplumsal ve siyasal hiçbir boyutu olmayan figüranlıktır, sahip olduğu değerin çok altındadır.
Her kavramın kendine özgü bir anlam dünyası vardır. Dışarıdan belli bir forma dahil olan şey o forma göre şekil alır. Yani forma göre anlam kazanır. Özellikle düşünsel ve toplumsal olgular, başka bir forma uygulandıkları zaman o zihniyetin formuna göre anlam değişikliğine uğrarlar. Soyut, rasyonel, teolojik ve sosyal bilimlere konu olan anlayış ve yorumların tamamı zihinde oluşan zihniyet formuna göre anlam kazanır.
Düşünürlerin, filozofların, entelektüellerin ana malzemesi insan zihnidir. Amaç zihne bir form kazandırarak belli bir zihniyet oluşturmaktır. Zira istenilen şeyin elde edilmesi zihinsel oluşumun gerçekleşmesine bağlıdır. Bu zihni oluşum gerçekleşince de kendi kurumlarını oluşturur ve bu kurumlarla zihniyet arasındaki ilişki sürecinde karşılıklı etkileşim ve bu etkileşimlere bağlı olarak ta dönüşümler gerçekleşir. Değişim ve dönüşümün gerçekleşmesi zihnin etkilenerek zihniyeti değiştirmesine bağlıdır.
Her zihniyetin değişmez sabiteleri, temel referansları vardır. Modernizmde aklın, sekülerliğin ve insanın; İslamda vahyin, tevhidin temel sabiteler olması gibi. Her zihniyet, değişmezlerini, zihniyetinin temeli, ana belirleyicisi olarak görür. Bu sabiteler zihniyetlerin kumanda merkezini oluştururlar. Bir zihniyetin sabitesini oluşturan öğelerden birisinin değişmesi demek o zihniyetin değişmesi veya bozulması demektir.
Çağımızın hakim zihniyetinin kumanda merkezinde rasyonellik yer almaktadır. Günümüz sosyal bilimcilerin çoğunluğu, özellikle sosyologlar ve entelektüeller, zihniyeti "akılcı" ve "akıl dışı" olmak üzere ikiye ayırmaktadırlar. Bu iki eğilimden akılcılık, kendini genelde dünyevilikte özelde siyaset ve ekonomide gösterir; akıl dışılık ise dinde gösterir. Bunlar; günümüzde dini (irrasyonel) ve dünyevi (rasyonel) zihniyetin paylaşıldığı bir yaşama biçiminden söz etmektedirler. Bu zihniyete göre akılla din, dünya ile din ortak bir zihniyet oluşturamazlar. Bugün dünya çoğunluğunun sahip olduğu bu zihniyetin kaynağı, batı kültürü, özellikle aydınlanma çağı düşünürlerinin, filozoflarının düşünceleridir. Bu aydınlara göre adı ne olursa olsun bütün dinler (Hıristiyanlık’tan hareketle) akıl dışıdır; dünyayı zindana çevirmektedirler, dolayısıyla özgür olmak için ondan uzak durulmalıdır. Bugün dünyaya hakim olan zihniyet bu düşüncenin şekillendirdiği zihniyettir.
Bir zihniyetin kendisi kabul edilmeden ona ait temel bir değerin veya onu oluşturan bir öğenin benimsenmesi; ya o değerin veya öğenin gerçek anlamını yitirmesi demek olur ya da zihniyet değişikliği ve dönüşümü süreci başlamış olur. Hiçbir görüş ve düşünce kaynaklandığı veya şekillendiği zihniyetten ayrı düşünülemez. Zihniyetler, düşünceye şekil ve anlam veren kalıplardır. Örneğin laiklik öğesi ait olduğu zihniyetin dışında pratiğini bulamaz. Kendini gerçekleştirecek ortamı bulamayacağı gibi gerçek etkisini de gösteremez. O kendini var eden bütünün bir parçasıdır. Parça bütünden koparıldığı zaman özelliğini kaybeder. Zira her parça ait olduğu bütünle birlikte olduğunda fonksiyon sahibi olur. Laikliği benimsemek ancak onun ait olduğu zihniyeti kabullenmekle olur. Yoksa benimsenen şey laiklik olmaz. Nasıl ki her iklimin bir bitki örtüsü varsa ve bitki örtüsü için iklim neyse düşünce ve görüş için de zihniyet odur.
İnsan etkilenme özelliğine sahip bir varlık olarak yaratılmıştır. Zihin de ilişkide olduğu her şeyle bir etkileşim durumu yaşar. Özellikle kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkinin zihniyetin oluşumunda çok önemli etkisi bulunmaktadır. Bu etkileşimlerle zihnin mevcut formu değişerek yeni bir form kazanabilir.
Ancak yine de zihniyetin toplumsal anlamda değişim ve dönüşümü oldukça zordur. Çünkü insan yapı olarak kolay kolay kabullerinden vazgeçmez. Ayrıca değişim ve dönüşümün hakim kültürle çok önemli bağlantıları vardır. Hakim kültür, genellikle toplumun seçkinleri tarafından şekillendirildiğinden aynı zamanda bu seçkinlerin desteğine ve korumasına da sahiptir. Zihniyet yapı olarak salt bilgi aktarımıyla değişmeye yatkın değildir. Aksine güçlü bir statükocu yapıya sahiptir. Kolay kolay değişmez. Değişim ve dönüşümlerin çok uzun süreçlere bağlı olarak gerçekleşmesi bunun en iyi göstergesidir. Bir zihniyetin toplumsallaşması, diğer bir ifade ile toplumun ortak bir zihniyete kavuşması, fertlerdeki tek tek değişikliğin gerçekleşmesi ile olabilmektedir. Ve bu nasıl uzun bir süreç gerektiriyorsa yerleşik zihniyeti değiştirmek de aynı sürecin tersten işleyişiyle mümkündür. Kimi zihniyet değişikliklerinin yüzyıllar sürdüğü bilinmektedir. Avrupa aydınlanması örneğindeki gibi... Bu bakımdan yerleşik zihniyetin yapı değişikliğinin özünde taşıdığı bu güçlük hakim düşüncenin işini kolaylaştıran bir unsurdur.
Her zihniyet gelişmelere göre kendini değiştirme refleksine sahip olmalıdır. Bunu başaramayan; gelişme ve yeniliğe öncülük edemeyen zihniyetin toplumsal gücünü koruması, hatta varlığını sürdürebilmesi dahi çok güçleşir. Varlık ve etki alanı giderek daralacağından tarihle birlikte o da tarih olur.
Temel niteliği itibariyle değiştirilemez, dokunulamaz sabiteleri olmasına karşın İslam, yapısı gereği ilerlemeye ve yeniliğe, değişim ve dönüşüme açık bir zihniyettir. Bu sahip olduğu sabitelerinin ve değiştirilemezlerinin bir gereği olarak böyledir. Temel ölçüt, değişim ve yeniliklere kapalı olmak değil; bu değişim ve yeniliğin sabitelere uygun olup olmamasıdır. Gelişmelere açık olmak, değişim ve yeniliğe uyum sağlamak veya bunlara öncülük etmek; sabitlere uygun olma koşuluyla bizzat bu sabitelerin ön gördüğü, gerçekleştirmek istediği bir gerçekliktir.
Modernist sosyal bilimcilere göre zihinsel alanda iki ayrı dünya vardır. Göreceli olarak bir çok zihniyet varsa da bu zihniyetleri iki tür olarak gruplandırmak mümkündür. Farklı terimlerle ifade ediliyor oluşları, bu ikili kategoriyi değiştirmemektedir. Bunlar: modern-geleneksel, batı-doğu, ilkel-gelişmiş, rasyonel-irrasyonel tiplemeleridir. Her iki tipte yer alan zihniyetlerin temel değerlerine ve referanslarına bakıldığında birinde akıl, bilim, dünya diğerlerinde gelenek, din, akıl-dışılık ve öte dünyanın merkez alındığı görülmektedir. İki temel zihniyet arasında ortak bazı değerlerin bulunması, sonucu değiştirecek bir ölçüt oluşturmaz. Temelde zihniyetler ikiye ayrılmaktadırlar: Batının (coğrafi anlamda değil) akılcı zihniyeti ve Batılı olmayanların akıldışı zihniyeti.
Zihniyetler merkezlerinde yer verdikleri değerlere ve belirleyici unsurlarına göre tanımlanırlar. Bu husus dikkate alındığında İslami bakış açısıyla da esas olarak zihniyetler ikiye ayrılmaktadır: Vahye dayalı olan ve olmayanlar. Temel referansı vahiy olmayan zihniyetler ister akılcı olsunlar ister akıl-dışı, ister batılı ister doğulu, ister çağdaş ister geleneksel, ister sezgiyi ister duyumu, ister düşünceyi referans alsınlar, kendi aralarındaki çok önemli farklılıklara rağmen vahyin dışında olmak gibi ortak bir vasfa sahiptirler. Bu da onları aynı gurupta değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.
Vahiy kaynaklı zihniyet ile "beşeri" zihniyetler arasında ortak yönler, birbirleriyle paylaştıkları öğeler olabilir. Hatta merkezlerine aldıkları kimi değerlerde benzerlikler de olabilir. Bu, onların aynı olduğu anlamına gelmez. Temel referansı vahiy olmayan bir zihniyet, vahye dayalı zihniyetle ne kadar ortak veya benzeşen öğelere sahip olursa olsun bu ona meşruiyet kazandırmaz.
Keza, vahye dayalı zihniyet salt vahiyden ibaret değildir. Temel belirleyicinin ve ölçünün vahiy olması şartına uyularak, insanın sahip olduğu bütün değerlerinin bir araya gelmesiyle oluşur.
Yukarıda zihniyeti vahyi ve vahiy-dışı olarak temelde ikiye ayırmıştık. Çağımızın eksen zihniyeti olan modern bilinç de zihniyeti kendi açısından temelde ikiye ayırmaktadır; rasyonalizmin gelişmiş yeni versiyonu olan modern bilinç, zihniyet olarak hayatı "kendisi ve diğerleri" olarak ikiye ayırmaktadır. Modern bilincin kendisini farklı görmesinde en önemli argümanı teknolojik üstünlük, sosyal gelişmişlik ve oluşturduğu sosyal, siyasi ve ticari kurumlardır. Özellikle teknoloji modern bilincin öncü gücüdür. Teknolojinin olmadığı yerde modern bilincin olması mümkün görülmemektedir. Modern zihniyetin kendine eksen aldığı bilgi türü ise bilimsel bilgidir.
Zihniyetler toplumun paradigmasını oluşturan aydınlar ve toplumu yönetenler tarafından temsil edilirler. Aydınlar ve yöneticilere göre hayat bir okul, halk da eğitilmesi ve öğretilmesi gereken öğrencilerden oluşmaktadır. Zihniyeti ne olursa olsun bütün toplumlarda bu böyledir. Üsten alta doğru bir etkileşim ve buna bağlı olarak da altta değişim ve oluşum gerçekleşmektedir.
Müslüman dünyanın(!) zihniyetini oluşturan adın, teolog ve sufilerde eksen bilgi/argüman dindir. Müslüman yöneticilerin iktidarlarını yaşatmak için dini iktidarlarına uygun hale getirme çabalarının yanı sıra, genişleme süreci içinde farklı kültürlerle yüzleşme; öğeleri isim olarak İslam’la aynı olsa da gerçekte İslam’la ilgisi olmayan bir zihniyetin oluşmasına neden oldu. Özellikle Orta Asya, Hint, İran, Yunan ve Hıristiyan inançlarının karışımı olan tasavvuf, zihniyet değişiminde en büyük paya sahiptir. Tasavvufla birlikte vahyin oluşturduğu zihniyetin yerini şirk ve saltanat kültürünün oluşturduğu, beşeri unsurların ölçü alındığı, aklın devre dışı bırakıldığı bir zihniyet aldı. Tarikatların hiyerarşik yapısıyla devreye giren ruhbanlık ve aracılık olgusu belirleyici olma inisiyatifini Allah’tan alarak insanlara verdi.
Tasavvufun kullandığı dil ve öğelerin çoğu ismen İslam’a ait olmakla birlikte, içerik olarak İran, Yunan, Hint, Hıristiyan unsurların karışımından oluşmuştur. Bu hareket Budizm, Manihizm dinlerine dayalı Hint-İran mistik kültürleriyle, Yahudi ve Hıristiyan mistik geleneklerini taşıyan Suriye ve Mısır bölgesindeki mistik kültürlerle etkileşime girerek farklı bir anlayış olarak ortaya çıkmıştır. İlk dönemlerinde kendini kabul ettirmede oldukça zorlansa da, daha sonra gelişmelerin yardımıyla da toplum nezdinde elde ettiği itibar nedeniyle, yöneticilerden ilgi görmeye ve himaye edilmeye başlandı. İktidarların kamuoyu oluşturma, muhalefeti bastırma, desteği arttırmada yararlanmak için ilişkiye girdikleri bu anlayış; iktidarların desteğini de yanına alarak kendine özgü zihniyetin toplumsallaşmasını ve kurumsallaşmasını sağladı. Körü körüne bağlılık, akletmeden kabul etme ve teslimiyet düşüncesinin toplumsal zihniyete dönüşmesiyle, "dünyanın içten ve dıştan uzağında durulması gereken, ölümlü bir varlık olduğu, daha doğrusu "var görülen bir yokluk" olduğu anlayışı İslam’ın ilk ve öz kaynaklarındaki dünya anlayışını değiştirdi.
İslami zihniyetin temel belirleyici unsuru, onun değişmez sabitlere sahip oluşudur. Onun, değiştirildiğinde, zihniyeti İslamilikten çıkaracak sabitleri vardır. Modern dünyanın hakim kültürü olan Batı uygarlığının etkisinde kalan Batının sosyal bilimlerdeki üstünlüğü karşısında içine düştüğü kompleksle karşı koyma refleksini kaybeden günümüz teolog ve entelektüelleri, var olabilmek için sabitelerden bazılarını sosyal bilimlerin, bilimsel bilginin ve modern aklın kabullerine uydurmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bu sabitelerden birisinin dahi değiştirilmesi zihniyeti İslami olmaktan çıkarır.
Her zihniyetin kendine özgü öncelikleri vardır. Tanımlama, ayrıştırma, kategorize etme, şekil verme ve oluşturmada temel etken olarak öncelik sırası dikkate alınmayan bir zihniyet; kendi içinden çözülmüş; değişikliğe, dönüşüme açık hale gelmiş demektir.
Vahyin temel muhatabı insanın zihnidir. Önemli olan zihniyet değişikliğinin gerçekleşmesidir. Vahye uygun hale gelen zihniyetin oluşturacağı düşünce kalıpları ile insanların gerçeği bulmaları ve bu kalıplarla olayları ve yaşamı doğru algılamaları mümkün olabilecektir. Cahili bir zihin yapısıyla İslami mesajı doğru algılamak mümkün değildir. O bakımdan önce zihni düşünce kalıplarının İslamileşmesi sağlanmalıdır. Bozuk bir zihniyetten doğru bir sonucun çıkarılması mümkün değildir. Doğru karar verebilmek için bilgi tek başına yeterli değildir. Doğru mantıkla düşünmek en az bilgi kadar önemlidir. Bilginin doğru kurgulanması diğer bir deyimle işin mantığının kavranması, yani zihniyetin doğru olması öncelik bakımından en önemli faktördür. Vahiy bu faktörü "kesin olarak" karşılayan tek olgudur.
**Kognitif(bilişsel): Bilgi üretme, saklama, aktarma, dönüştürme.
*İktibas, Sayı: 291

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

9/6/2007 - Vahy

Kategori: kavramlar

VAHİY -  KURAN/SÜNNET

Risalet Allah’ın kulları arasından birisini seçerek, O’nun aracılığıyla egemenliğini insanlara duyurması, emir ve yasaklarını yine O’nun aracılığıyla insanlara iletmesine denir. Bu iletinin adına vahiy diyoruz. Bu anlamda Müslümanlar arasında her hangi bir problem yoktur. Kur’an Hz.Muhammed’e vahiy yoluyla tüm insanlığa duyurulmak üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu bakımdan Kur’an denilince vahiy, vahiy denilince de akla hemen Kur’an gelmektedir. Bu anlamda Kur’an tilavet edilen vahiydir. Şu da bir gerçek ki Resulullah’ın Kur’an’ı hayata geçirirken ortaya koyduğu sünneti de Müslümanların dikkate alması gereken, örnekliğini de yine Kuran’ın yönlendirmesiyle kabul ettiği bir gerçektir.33/21 Sünnet bize yaşayan Kuran’ın, Kur’an toplumunun nasıl olduğu ve oluştuğunu görebilmemize yardımcı olan önemli bir kaynaktır. Sünnet Kuranın hayata geçiriliş biçimidir. Bu anlamda bağlayıcıdır, dikkate alınmalıdır. Ancak sünnet vahiy değil, vahyin bir eseridir, sonucudur. Bu realiteyi de asla gözden ırak tutmamamız gerekir. Sünnetin vahiy olarak kabul edilmesi ciddi bir problem teşkil etmez aslında. Problem bir tür vahyin (Kur’an) korunma altına alınması, içerisine hiçbir beşer sözünün bulaşmaması, diğerinin ise sünnetin (vahy-i gayri metluv-Kur’an dışı vahiy) korunma altına alınmaması. Unutulup gitmesi riski  önemli bir risktir, içine beşerin müdahalesi daha ciddi bir risktir. Eğer biz ahir zaman kulları, Resulullah’ın (sav) nuruyla şereflenememiş bizler eğer Resulullah’a (sav) gelen bu iki tür vahyin tamamından sorumlu isek ki, vahiy olarak değerlendirildiğinde muhatap olmamız kaçınılmazdır, vah bizim halimize...

Eğer Resulullah’ın (sav) tüm yapıp etmelerini vahiy olarak değerlendirirsek, işimiz daha bir zor. Hangisi vahiy. Yatıp uyumasından, deveye binmesine kadar uzanan geniş bir vahiyler zinciri...

Ve kaybolup giden, dolayısıyla kulluğumuzun eksik kalmasına sebebiyet veren yapıp-etmeler...

Geçip giden her zaman diliminde biraz daha eksilen, unutulan ve eskiyen bir din.

Bu kabul kulluğu bireysel boyutta değerlendirenlerin kabulüdür.Yirmi dört saatlik bir kurgu ile işin içinden sıyrılan bir kulluk bilinci. Hayata hakim olmaya çalışan tağutları umursamadan, hayatı parsel parsel kuşatan zalimlere kulak asmadan yönünü sadece Allah’a yönelerek oluşturulan günlük müslüman tipi... Ve nesil nesil kaybolan yitip giden insancıklar... Tabii bu  asla kabul edemeyeceğimiz bir anlayış, her ne kadar müntesipleri azımsanamayacak kadar çok olsa da.

Asıl problem Resulullah’ın (sav) Kur’an’da yer almayan uygulamalarının bir kısmını vahiy, bir kısmını beşeri olarak değerlendiren anlayışta. Bu anlayış, Kuranda ayrıntısı zikredilmeyen ama Müslümanların yapmakla yükümlü oldukları görevlerinin ayrıntılarının peygambere bir nevi vahiy ile bildirildiği yönünde. Ta başta zikrettiğim koruma altında olmadığı için beşer elinin karışabildiği gayri metluv vahiy aracılığıyla oluşturulduğu zannedilen bu yapıp etmelerin –içinde farklı uygulamaları barındıran- hangisinin daha sahih olduğunu bulup çıkartmak herhalde bazı hadis alimlerinin veya mezhep imamlarının eline bırakılmamıştır.

Diyelim ki namazın kılınış biçimini Şafiye göre mi, yoksa Hanefiye göre mi belirliyeceğiz.

Bu konuda muhayyer olacaksak o zaman vahyin ne önemi kalır. Maazallah terk etmiş olma riski ile hesaba çekilmemiz söz konusu.

Öte yandan sadece Kuran baz alınarak yapa geldiğimiz tüm davranışların ayrıntılandırılması ise zor görünüyor.

Namazın rekatlarından tutun da vakitlerine varıncaya kadar var olan uygulana gelen ayrıntılar. Kaç kez rüku kaç kez secde edeceğiz. Hangi rekatta kalkıp hangisinde oturacağız. Niye sabah iki de akşam üç gibi sorular, ister istemez Kur’an’ın dışında bir vahiy olgusunu kabul etmeye zorlamıştır insanları. Bu nedenle Kur’an dışı bir vahiy kabulü ve bu kabul baştaki korunmuş ve beşer müdahalesinin asla olmadığı bir dine mensubiyeti zedeler. O zaman meseleyi Kuran merkezli çözmek zorunda Müslümanlar. Allah, Resulüne vahyettiği ayetler ile hem Resulün şahsını, hem de etrafında bulunan insanları değiştirmeye, onlara tevhidi bir format kazandırmaya çalışıyordu. Bu formasyon Kuran’ın dışında başka bir veriyle asla gerçekleşmiyordu. Peki öyleyse en azından şu namaz meselesini nasıl izah edeceğiz.

Namaz Kuran’ın da belirttiği gibi ta İbrahim döneminden beri icra edilen, Allah’a yönelişin sembolü haline gelmiş bir ibadettir. Bu ibadet tıpkı günümüzde kendisine şirk bulaşmış bir sürü insanın yapa geldiği gibi o zaman diliminde de toplumun tamamı tarafından icra edilmese de yapıla gelen bir ibadetti. Kuran bu ibadeti hac ibadetini şeklen koruduğu gibi korumuş, küçük rötuşlarla tevhidi bir ibadet haline yani ilk İbrahim dönemindeki haline getirmiştir. Kuran okumayı (kıratı) merkezine almış, var olan rüku ve secdeyi ayniyle hatta vakit ve rekatlarını da korumuştur. Tüm bu olup bitenlerde Resulullah’ın (sav) inisiyatifini de göz ardı etmememiz gerekir. Öyle ki Resulullah da zaman zaman bu ibadeti daha disiplinli bir hale koymak için gerekli müdahalelerde bulunmuş, ve bu Rabbimizin müdahalesi olmadığı sürece müminleri hem o zaman diliminde hem de bu dönemde bağlayıcı kılmıştır. Yaşayan sünnet ....

Romayı yeniden keşfetmek yerine Kuran’la çeliştiğine inandığımız yerleri tasfiye ederek, bu ibadeti yine olduğu gibi korumak, bu ibadetin açılımı dolayısıyla Kuran dışı bir vahyi kabul ederek, beşer müdahalesini meşru saymaktan daha sağlıklı bir yöntem olsa gerektir. Asıl olan namaz da değişmeyen ve ortak olan ritüelleri bulup ümmet arasında vahdeti sağlayarak, bir tevhid eylemi olarak namazı yeniden inşa etmektir.

 

İbrahim Gülter

İzmir

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

7/6/2007 - Kur'an (Eğriyi doğrudan ayırt eden ölçü) Furkan'dır...

Kategori: kavramlar

Kur’an’ın zikir, hidayet, nur olduğu kadar doğruyu eğriden ayırt edici anlamına gelen Furkan olduğunu Rabbimiz bize kitab-ı keriminde bildirmiştir. Ki ölçü olarak kulları onu alsın, neyin doğru neyin eğri olduğunu yine onunla öğrensinler. Ve bu anlamda ölçü olan kitabımız bize

1- Göklerin ve yerin mülkünün (egemenliğinin) kendisine ait olduğunu,

2- Çocuk edinmediğini,

3- Mülkünde (Egemenliğinde) asla ortak tanımadığını,

4- Her şeyi yaratan, ona bir düzen veren, ve bir ölçüye göre takdir eden olduğunu,

5- Ama insanların, Allah dışında hiç bir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindikleri. (Egemenliği Allah’tan başkasına verdikleri)ni beyan ediyor.

 

25/1) Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan'ı indiren (Allah) ne yücedir.

25/2) Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.

25/3) O'nun dışında, hiç bir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindiler.

25/4) İnkâr edenler dediler ki: ‘Bu (Kur'an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur.’ Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler.

25/5) Ve dediler ki: ‘Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır.’

25/6) De ki: ‘Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.’

 

Evet bu anlamda her şeyi ama her şeyi Kur’an’ın ölçüsüne vurmakla mükellef her müslüman. Hatta Resullullah (a.s) ’dan nakledildiği iddia edilen tüm rivayetleri de. Böylece mutlak ölçü olan kitabına uymayan, çelişen her ne ise onu reddedip, o ölçüye uyanları kabullenip baş tacı etsin. Gören göz, işitebilen kulak için ne güzel ölçüdür Rabbimizin kitabı...

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Her birimiz bir kelebeğiz aslında... Ne kadar kaldınız sorusuna, Bir kelebek kadar bile diyemiyeceğiz...

Son Yazılar

Hayatın Hülâsâsı Tevhid
De ki: "Ey kafirler." (1)
Turnalar dile gelse
Müşriklere söylenen (haykırılan) gerçekler...
ONLARA DE Kİ:

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım

Dost Siteler

Fikir&Yorum
İktibas Dergisi
Haksöz Dergisi
İktibas Forum
Hanif Dostlar
Öze Dönüş
Tevhide Doğru

Diğer Sayfalarım

YouTube
MuslimSpace
LiveSpace
WordPress

Kategoriler

  • alinti
  • deneme
  • Egitim
  • kavramlar
  • Kuran
  • Seyyid Kutup
  • siir
  • Sunnet
  • tertil
  • Video
  • NeoCounter

    Arkadaşlarım

    enpopuler
    mgezer38
    hazell
    hiramusta
    HazanMevsimleri
    sennil27
    sgulter
    huzunmevsimi
    mnelam
    dilsizmutercim
    solmaz1
    okanbozkurt
    TevhidGenc
    yonelis
    fatma46
    yeniirmak
    yozgatnur66
    sevgialemi
    fzehra
    gulergun
    can2007
    onurxt
    gulkokulum
    rumuzsehadet
    bennur76
    ebuzerasrisaadet
    kulkedisisendromu
    SahadetGulu
    salat20
    Huzuryolu1
    subat75
    medreseizehra
    aliseriati
    mirdad10
    Ruman
    sonsuzmektup
    burakocalan
    zulcenaheyn
    esenbey
    safaaldemir
    ululelbab
    milletiibrahim
    gercekislam
    receppiskin
    CiiciiKiz
    deruniask
    erkambin
    Allame
    duaufku
    kalpsevmektenyorulmaz
    DELALEDILEMIN
    mevlana1
    kadifece
    tefani
    dernekli
    otoelektrik
    chamdali
    hakikatburada
    TILLSIM
    kaprislikalp
    zahara
    hayatdenilen
    rufeydem
    Kardelensiz
    METINOL
    elfckmk
    birLahza
    Bahram
    filozofcan
    mtaha
    Acihangir
    mollakadir
    islamiyetnurlari
    nurcuu
    dildade
    aeb23
    ayvenur
    banucagri
    mukaddime
    hayber
    cimkim
    ebruname
    meteliksiz
    yakzan
    sendegittin
    lila86
    sonsuziman
    hakkdostu
    huzuriklimi
    7x7x7
    marmides
    mihriban65
    yurtseverbirlik
    vahdetfm
    ebvaa
    Beyazkalemim
    genetikvebilim
    egitimspormizah
    ebuhureyyre
    ruzun
    sohbetsevenler
    2563
    anguzelblogg
    anne66
    teknikpcdersleri
    siirseviyorum
    hayateylul
    fiktev
    genetiknedir
    sbndrk
    hubeyb33
    bayramsekeri
    enginsalli
    erva
    webtc
    rahmettfm
    zehirliok
    ahid77
    sonsuzruh
    umut27
    ResuleVuslat

    Videolar

    Ezgiler

    Kitaro-Koi.mp3

    Ziyaretçi Sayısı

    Ayın Kitabı

    Yoldaki İşaretler

    Geocounter

    Kitap Dünyası

    Elkitap.com

    Avrupa Birliği, Türkiye Ve İslam

    Yeni Soğuk Savaş

    Yavuz Bıyıklılardan Bıyıksızlara

    Tarih Tasarımı

    Modernleşme: Başkaldırı Ve Değişim

    Yakaza

    İslam Deklarasyonu

    Hayata Armağan Öyküler

    Düşünen Öyküler

    Anne Baba Çocuk Öyküleri

    Gökkuşağı Öyküleri

    Bilgelik Öyküleri

    Sevgi Ve Şefkat Öyküleri

    Rahmet Öyküleri

    Gülümseyen Öyküler

    Başarı Öyküleri

    İlham Öyküleri

    Mutluluk Öyküleri